Hayatımda hiç kutlamadığım bir gün olmasının yanı sıra 100 metre deparda rekor kırdığım günle aynı gündür. Lise yıllarımda öğrendim böyle bir günün kutlandığını. Şeker şebelek hediyelerden ibaretti, halen de öyle.
Bir 14 şubat günüydü. Seneee... O ana dek sevgilinin s'si, manitanın m'si ya da adı her ne ise o (!) ondan bende yok. O anda da olmadı zaten. Böyle güzel kızın yanındaki çirkin kız şeklinde hayatımı; "Ömrüm seni platonik sevmekle nihayet bulacak" şarkısını terennüm ede ede geçiriyorum. Çok yakın bir arkadaşım var. Lise ikideyiz. Onun bir çıktığı var. Okumuyor, dışardan bir serseri o zamanın tabiri ile. Bu özel ve anlamlı günde bu çocukceğiz, benim arkadaşıma üzerinde "I Love You" yazan bir anahtarlık hediye ediyor. Romantizm şu bu beklerken de, kıza ondan ayrılmak istediğini belirtiyor. O gün ! Dallama işte.
Ben ve arkadaşım bir üçüncü arkadaşımızın evinde alıyoruz soluğu. Teselli ameliyatı yapacağız. Evin yanında bir inşaat var. O anahtarlığı da o sinirle inşaata atıyor.
Zaten biz üç kankiyiz. Teselliye başladık. Arkadaşımın morali düzeldi. Yedik içtik , ayrılık zamanı geldi çattı. Çıktık , evin sahibi arkadaşımız da pencereden bize el sallayacak. İnşaatın önüne gelince, az evvel attığı anahtarlığı almak istediğini söyledi bizimki. "Peki" dedim, "al, ben seni bekliyorum."
Yalnız bir ibare var kapıda "dikkat köpek var" yazıyor. Ama ortada köpek falan yok. İndi merdivenlerden bizimki. Camdaki arkadaşın anlamsız hareketler yaptığını görüyorum bu arada. Çırpınıyor resmen. Anlam da veremiyorum. Kız nerdeyse merdivenin son basamağına gelmiş, anahtarlık bakınıyor. Derken.... bir zincir sesi duyuyoruz. Böyle çizgi filmlerde olur ya hani makarasından boşalmış bir zincir sesi. Noluyo acaba diye aptal aptal bakınırken, iri bir köpekle yüz yüze geliyor arkadaş, o aşağıda ben yukarıda... Tabana kuvvet bir koşmaya başlıyoruz. Bir koşuyoruz... bir koşuyoruz... Benden geride olan arkadaşımın birden önüme geçtiğini, tabanlarının kıçına değdiğini görüyorum. Koşuyoruz bir epey. Biz koştukça sanki zincir sesi de devam ediyor. Zincir sesi, köpek havlaması birbirine karışıyor artık.
Yeterince koştuğumuza kanaat getirip kendimizi yol kenarına atıyoruz. Gözümün önünde tek bir görüntü : Kıça değen tabanlar! İkimizin de dil dışarda, nefes nefeseyiz, ama ben makaraları koy verdim gül babam gül... durmama imkan yok. Arkadaş da şokta... hızlı hızlı nefes alıyor... Elinde tuttuğu anahtarlığa takılıyor gözüm. Gülmeye devam ediyor, iyi ki benim sevgilim yok diyorum.
Ekşi Sözlük'teki bir yazımdan...
Salı, Şubat 14, 2017
Pazar, Şubat 12, 2017
Aksiyon mu? Toplu taşımaya bin dostum!
Uzun seneler işe yürüyerek giden biri olarak toplu taşımadan ve kültüründen epey uzak kaldım. Arada geçen yıllarda, ki yedi uzun yıldan bahsediyoruz, değişen tek şey; o hengameye, o itiş kakışa, o dip dibe olmalara, o birbirine tahammülsüzlüğe, o diğerinin hakkını görmezden gelmeye, o nefes nefesiliğe eklenen tek şey; cep telefonu ile ilgilenmek olmuş.
Bu yazımda da sizlere otobüs, minibüs ve metrobüste şahit olduklarımdan bahsetmeye çalışacağım.
İnsanlar sırt sırta yaslanmış giderken; mücadele verdikleri şey bir yere tutunmak değil, cebinden telefonunu çıkarıp sanal dünyada sörfe dalmak. Gözlemlediğim o ki, minibüs şoföründen tut, minibüs, otobüs ve metrobüs yolcusunun tamamına yakınının sosyal medya hesabı var, herkes birbiri ile etkileşimde. Eskiden yabancıların yanında özelimizi konuşmaya çekinirken, kız kulaklığını takmış karşısındaki ile "whatsappa en son ne zaman girdin, çevrimiçi olmuşsun kime yazdın" muhabbetini rahatlıkla yapıyor. Şoför efendi ara sıra messenger uygulamasını dahi açıyor, sonra hoop bir viraj alıyor, trafikteki muhatabına "be geviş getiren heyvon... heyvonogliheyvon" diyerek gaza birkez daha yükleniyor.
Otobüsler... Otobüsler fena değil dostlarım. Hele ki çift katlılar. Benim bindiğim saatlerde bu otobüslerde ayakta yolcu pek olmadığından, otobüsü gayet hoş, naif ve nostaljik bir seyahat aracı olarak değerlendiriyorum. Tercihim en üst katta, sağda cam kenarındaki en ön koltuk. Eğer oraya oturabilmişsem ben de alıyorum telefonumu elime, yol boyu kah nete takılıyorum kah yol durumunu gözlemliyorum. Sosyal medyada incilerimi paylaşıyorum bittabi. Bir de İETT'nin mobil uygulamasını indirdim, neredeyiz, hangi duraktayız, kaç durak kaldı bunlara bakıyorum. Otobüs içindeki ekranlar nedense kapalı oluyor.
Otobüste insanlar birbiri ile sohbet edebiliyorlar. Kiminle yan yana düştüğüne bağlı aslında. Dün misal 5-6 kadın bindi (tahminimce gündelikçi idi bunlar) ev hayatına dair, yola dair, çocuğun askerliğine dair, yemin törenlerine gitmek için önceden kimlik belirtmek zorunda olmaya dair bir sürü şey dinledim. Yo dostum, özellikle dinlemedim, kusura bakmayın ama benim de duyabilen bir kulağım var. Hele o "whatsappda son çevrimiçi gözükme" muhabbetine dalan kız kendini en son şöyle savunuyordu "en son senle konuştum, sonra falanca bayana şunu şunu yazmışım... senden habersiz yapar mıyım hiç... sen neden bana böyle yapıyorsun!". Bir de bu muhitin eskisi yolcular var, ilk yolculuklarımda onlarla da "aşağı yukarı ne kadar sürer bu yol" minvalinde konuşmalar yapmıştım. "En az 2 saat" cevabını aldıktan sonra bir daha muhabbet etmemeye karar verdim. Sinirlerim bozulmasın.
Benim nete takılma maceram otobüsten inip, metrobüse bindiğimde bitmiş oluyor. Otobüste sakin sakin, dura kalka gittiğimiz o yolun devamını birden ışık hızıyla geçebilmenin keyfini çıkarıyorum diyebilirim. Avcılardan biniyorum ve varacağım durağa kadar "iyi ki fazladan akbil bastım da şu geri kalan trafiğe takılmadan geçebiliyorum, çok şükür yarabbül alemin" diyerek kendime bir aferin veriyorum. Bu bir züğürt tesellisi değil dostlarım, evde bekleyen yavrularına bir an önce kavuşmak isteyen bir annenin göz yaşartan çabası... Dakikalarla yarışıyorum.
Metrobüs yolcusu çok açıkgöz. Böyle idmanlılar var; araca biner binmez yılan gibi kıvrıla kıvrıla gidip boş koltuğa mabadını hop diye yerleştirebiliyor. Bir anneye şahit oldum dün, çocuğunu ittirerek "arkadaki koltuklara geç çabuk, koş koş..." diyen. Yalnız beni hem duygulandıran hem de şaşırtan bir şeye şahit oldum; Avcılar metrobüs durağında insanlar (sabah saat 8 seferinde) aracın kapı önlerinde tek sıraya girmiş halde bekliyorlardı. Hani Japonların yaptığı gibi. Bunu herhangi başka bir durakta görmedim. Hala umut var bu millete dedim. Hala birbirine saygı duyabilenlerin olması çok hoşuma gitti.
Ben metrobüsle 15 dakika seyahat ettiğim için oturmuşum, ayakta gitmişim hiç mühim değil. Yol boyunca bir sağıma bakıyorum bir soluma. İki yanımda sıkışık bir trafik ve bu yavaşlığın içinde su gibi akıp giden metrobüs. Sonra aklıma "Ya metrobüslerden biri kaza yapar da şerit kapanırsa" diye nahoş bir senaryo geliyor. "Vay haline Çileğim" diyorum... kışkışlıyorum bu düşünceleri aklımdan.
Ve minibüs. Dostum, hayatında aksiyon olmasını istiyorsan ömründe bir kere olsun Esenyurt minibüsüne binmelisin. Ciddiyim. Şerit ihlali yapa yapa gitmeler, o minibüs şoförünün nameleri. o öndeki aracın kıçına değdi değmeler. Yüklüce eşya ile minibüse binmeye hazırlanan yolcuyu beğenmeyip (ki kapıyı yüzüne kapadı), az ileride yanlış yerde bekleyen iki hanım yolcuyu ücret almadan sevabına başka durağa bırakmalar... "beni falanca durakta neden uyarmadın" diyen yolcuya "ama ablacım ben o türküyü söylemişem sen duymamışsan... örnektepe dedim, kiptaş dedim, sağlık ocağı dedim... tüm bu türküleri söyledim sen duymamışsan suç ben de mi" demeler... "can taşıyorsun be, yazıktır günahtır" diyen yolcuya "abicim sakin... sakin sen neden kendini yırtıyorsun" demeler. "öldürecekmisin bizi be adam" deyince "ehooov hemen de kendini tabuta koydun yav"... Bu fasıl bitince bir de minibüs şoförlerinin kendi kendine konuşma huyları var, hiç sekmez. Bu hatta da aynıymış; "E tabi suç bende... niye gidiyorsun ki şerit ihlali yapa yapa... git sıradan, bunları beş saatte götür de görsünler"....
Hasılı, İstanbul trafiğine katlanmak zorunda olan kimse için Çilek der ki... Otobüs candır, metrobüs canan... Minibüs ise kaynana!
Herkese güzel bir pazar günü diliyorum... Muhabbetle :)
Perşembe, Ocak 26, 2017
Ümit... Ümitlenmek... Ümitsizlik
Şimdi aramızda olmaması bir kardeşim olduğu gerçeğini sonsuza kadar değiştirmeyecek. Bir zamanlar benim de bir kardeşim vardı, adı Ümit'ti.
Ümit, hayatımın yirmi altı yılına eşlik etti. Bugün onun doğum günü.
Doğum günü... doğduğu gün.
Evet. Babam beni yuvadan aldı, opel cadet arabımıza bindik. Üzerimde lacivert, kapşonu ponponlu mantom vardı. Kapşonumu çıkarmadan arabada otururken, babam karlı Berlin yollarında bana birşey söylemeden arabasını sürüyordu. Yuvadan neden erken alındığımı bilmiyordum.
Sonra bir hastaneye geldik. Yengem bizden önce gelmişti onu gördüm. Beni açılır kapanır camlı bir kapının önüne sürükledi biri. Muhtemelen yengem. Camın öte tarafında, bir yataklı arabanın içinde ellerini yumruk yapmış, mavi kol bantı takılmış minik bir bebek gösterdiler bana. "Dilek bak bu kardeşin" dedi bir ses. Ikınıp sıkınan küçücük bir canlı. Ümit'i ilk görüşüm olmuştu.
Öncesinde; bir akşam üstü annem elinde bir kutu ile gelmiş "bunu sana kardeşin gönderdi" demişti. Kutudan kahverengi bir çift panduf çıkmıştı. Kendisi gelmeden, hediyeleri gelmişti kardeşimin.
Ve Ümit aramıza katıldı. Ben Dilek'tim, dilenen. O da Ümit'ti, ümit edilen. Hatırlıyorum, kulağına ezan okuyan hocayı. İzettin Ümit! demiş. İzettin ne alaka, hala çözmüş değilim ama sahne gözümün önünde. Sonraları onu sinirlendirmek için ona "İzettin!!!. tin tin tin" derdim. Aramız tamı tamına beş yaştı, ikimiz de kış çocuğuyduk.
Anneannem, Ümit'e pazenden üzeri yeşil ördekli bir pijama diktirip göndermişti. Sürekli kıçından düşüp dururdu. Hafızama, annemin elektrikli süpürgeyi aniden kapatışı ve Ümit'i pijamasının iki tarafından tutup havaya kaldırışı kazınmış. Nasıl da hoşuna gitmişti bücürün, havalandığında müthiş mutlu olmuştu.
Bana hiç "Abla" demedi. Hep "Dilek" oldum onun için. Arkamdan "diyek, diyek" diye dolanırdı. Sayesinde bir keresinde kolumu, bir keresinde dişimi kırmışlığım var. Kolumu yakmışlığım da var. Yaramazlığına beni de ortak ederdi anlayacağınız.
İki kardeş, çocukken en çok sevdiğimiz şey çikolata yemekti. Sandalyelerden araba yapar, üzerine battaniye kapatır, kendimizi uzayda zannederdik. Ben sırtı üstü uzanır, onu da ayaklarımla havaya kaldırır, sırtıma alır, omzuma alır gezdirirdim. Şarkı söyler, yakalamaca, saklambaç, yatakta zıplamaca oynardık. Çok eğlenirdik. Onu uzaktan gıdıklamaca oyunu yapardım, huylanır, sanki gerçekten onu gıdıklıyormuş gibi kıkırdardı. Evde yalnız kaldığımız bir gece, yatakta yanına yatmıştım. Bana sıkı sıkı sarılmıştı. Korkuyordum ben de ama ablaydım, ona belli etmemiştim.
Ümit hep yaramaz bir çocuk oldu. Para harcamayı çok severdi, harçlığını hemen bitirirdi. Ders çalıştığını, kitap okuduğunu hiç görmezdim ama müthiş bir genel kültürü vardı. İnce düşünceli, kibar, kendine özen gösteren, espirili, girişken, girişimci bir genç adam oldu ileri ki yaşlarında.
Saçlarını çok severdim. Canım benim...
Ve şimdi... Şimdi Ümit çok uzaklarda. Bedenen yok ama kalbimin ta en derininde. Geriye doğru bakınca, yirmi altı yılda beni bir kez olsun kırmadığına şahitlik edebilirim. Beni kızdırdığı çok olmuştur ama kırdığı hiç olmamıştır. Tek pişmanlığım; ona "seni çok seviyorum" dememiş olmak. Sarılırdım, öperdim, koklardım ama "seni seviyorum" hiç demezdim. Son görüşümde de onu öptüm öptüm, kokladım, sarıldım. Zaman orada donsun istedim. O "zaman" donmadı... geçti gitti.
Anılarımız çok tabi. Hafızam çok iyidir, sayfalarca yazabilirim. Ama farkettim ki, bazen anılar da acıtıyor. Bu yazıyı onu gülümseyerek anmak için kaleme almıştım ama sonunu getiremeyeceğim. Benim nezdimde kardeşim iyi bir insandı. İyi bir insan olarak vefat etti. Sadece benim hayatıma değil, arkadaşlarının dostlarının da hayatına dokundu elbet ve kimbilir ne anılar bıraktı. Rabbim kimseye evlat acısı, kardeş acısı tattırmasın, temennimiz duamız bu ama işte, hepimiz birilerinin evladı, kardeşiyiz... Hak vaki oldu mu, diyecek birşey yok. Mesele, sabretmek.
.
.
.Kalbimin kapanmayan yarasısın sen Ümit. Seni seviyorum. Doğum günün kutlu olsun.
Cuma, Ocak 20, 2017
Koku
Nasıl ki şarkılar alır insanı farklı zamanlara götürür; koku da aynen böyledir.
Koku, insanı geçmiş alemlere ışınlar, geleceğe değil. Bu yüzdendir koku hafızası denir.
Benim için koku çok önemlidir. Güzel kokuyu herkes sever ama ben mazisi olan kokuları bir ayrı severim. Hiç olmadık yerde karşıma çıkıp, beni o zamana götürmesini severim. Severim... çünkü çocukluğumu özlerim.
Kokunun iyileştirici gücüne inanırım ben. Koku insanı dinginleştirebilir, rahatlatır, mutlu hissettirir. Ayrıca kışkırtabilir de. Bu, kokunun sana ne çağrıştırdığı ile ilgili sanırım.
Babacığımın son giydiği gömleği, kardeşimin tavsiyesi ile bir poşede koyup muhafaza ettim. Bana bu öğüdü verirken "ne zaman özlersen, alır koklarsın" demişti. Hakikatten de dediği gibi oldu. On bir yıl oldu babamı kaybedeli. Özlemden dellendiğim zamanlarda ve bazen de alakasız bir anda elimin altına geçtiğinde alıyorum gömleği, yüzümü içine gömüyorum kokluyor, kokluyor... içime çeke çeke, tüm iliklerime kadar çekiyorum kokusunu. Öyle de güzel ki.
Hz. Yakup ne diyordu? "Bana bunak demezseniz, şüphesiz ki ben Yusuf'un kokusunu alıyorum" (Yusuf 94).
Sonrasında Hz. Yakup'a Yusuf'un gömleğini veriyorlar ve onu yüzüne sürdüğünde, görmeyen gözleri açılıyor.
Babamın çok uzaklarda olduğu bir zamanda, ateşten sayıklarken, baba yarısı amcamın odaya girmesi ile burnuma babamın kokusunun gelmesini ve gözlerimi açışımı asla unutamam.
Baba kokusu, ana kokusu, evlat kokusu bunlar en güçlü kokular elbette. Bunların dışında daha ne kokular var. Mesela bakkal kokusu. O deterjan, lokum, ekmek, bisküvi ile karışık koku bir tek orada var. Herhangi bir markette yok. Oysa ki bu saydıklarım orada da mevcut.
Anneanne evi kokusu. Beyaz sabun ve sütlaç karışımı birşey.
Elektrikli süpürgenin filtre kokusu. Çocukluğumda sıklıkla gittiğimiz ciciannemin evinin kokusu. Herhalde hep evi süpürmesinden sonraya denk geliyorduk, nasılsa öyle bir bağ kurmuşum. Bugün bile kendi evimi süpürdüğümde ciciannem gelir aklıma.
Wild Love parfümü ve annem. Hala üretiliyor mu bilmem ama annemde o kadar güzel dururdu ki bu koku. Ha keza Old Spice da babamla özdeşleşmiştir bende.
Çürümüş yumurta kokusu ve seksenli yılların Haliç'i aynı kokudur benim için.
Bir de sevgilinin kokusu meselesi var. Zamanında sevgili iken, zat-ı muhteremden kadife gömleğini istemiştim. Gömleği yastığımın üzerine serer öyle uykuya dalardım. Güzeldi. Naifdi. Huzurluydu.
Yağmur sonrası toprak kokusu.
Kar kokusu.
Vanilya kokusu ve oyuncak bebeklerim.
Islak talaşla bastırılmaya çalışılan toz kokusu ve 60 kişilik ilkokul sınıfımız.
Domates badem kokusu ve sokakta atlı arabayla gezen zerzevatçılar. Balkondan sarkıttığımız sepet gelir aklıma.
Sobadan defterimin üzerine damlayan kurumun kokusu, ilkokul günlerim.
Kışın dışarıda kurutulan çarşafımın buram buram is kokusu.
Rutubet ve sefilliğin kokusu.
Kimimiz için ortak anılar kimimiz için çok özel kokular. Ne yaşadıysan o. Ne yaşatıldıysan o. Çok şükür ki bana çok acı şeyleri hatırlatan kokular yok denecek kadar az.
Selam olsun.
Koku, insanı geçmiş alemlere ışınlar, geleceğe değil. Bu yüzdendir koku hafızası denir.
Benim için koku çok önemlidir. Güzel kokuyu herkes sever ama ben mazisi olan kokuları bir ayrı severim. Hiç olmadık yerde karşıma çıkıp, beni o zamana götürmesini severim. Severim... çünkü çocukluğumu özlerim.
Kokunun iyileştirici gücüne inanırım ben. Koku insanı dinginleştirebilir, rahatlatır, mutlu hissettirir. Ayrıca kışkırtabilir de. Bu, kokunun sana ne çağrıştırdığı ile ilgili sanırım.
Babacığımın son giydiği gömleği, kardeşimin tavsiyesi ile bir poşede koyup muhafaza ettim. Bana bu öğüdü verirken "ne zaman özlersen, alır koklarsın" demişti. Hakikatten de dediği gibi oldu. On bir yıl oldu babamı kaybedeli. Özlemden dellendiğim zamanlarda ve bazen de alakasız bir anda elimin altına geçtiğinde alıyorum gömleği, yüzümü içine gömüyorum kokluyor, kokluyor... içime çeke çeke, tüm iliklerime kadar çekiyorum kokusunu. Öyle de güzel ki.
Hz. Yakup ne diyordu? "Bana bunak demezseniz, şüphesiz ki ben Yusuf'un kokusunu alıyorum" (Yusuf 94).
Sonrasında Hz. Yakup'a Yusuf'un gömleğini veriyorlar ve onu yüzüne sürdüğünde, görmeyen gözleri açılıyor.
Babamın çok uzaklarda olduğu bir zamanda, ateşten sayıklarken, baba yarısı amcamın odaya girmesi ile burnuma babamın kokusunun gelmesini ve gözlerimi açışımı asla unutamam.
Baba kokusu, ana kokusu, evlat kokusu bunlar en güçlü kokular elbette. Bunların dışında daha ne kokular var. Mesela bakkal kokusu. O deterjan, lokum, ekmek, bisküvi ile karışık koku bir tek orada var. Herhangi bir markette yok. Oysa ki bu saydıklarım orada da mevcut.
Anneanne evi kokusu. Beyaz sabun ve sütlaç karışımı birşey.
Elektrikli süpürgenin filtre kokusu. Çocukluğumda sıklıkla gittiğimiz ciciannemin evinin kokusu. Herhalde hep evi süpürmesinden sonraya denk geliyorduk, nasılsa öyle bir bağ kurmuşum. Bugün bile kendi evimi süpürdüğümde ciciannem gelir aklıma.
Wild Love parfümü ve annem. Hala üretiliyor mu bilmem ama annemde o kadar güzel dururdu ki bu koku. Ha keza Old Spice da babamla özdeşleşmiştir bende.
Çürümüş yumurta kokusu ve seksenli yılların Haliç'i aynı kokudur benim için.
Bir de sevgilinin kokusu meselesi var. Zamanında sevgili iken, zat-ı muhteremden kadife gömleğini istemiştim. Gömleği yastığımın üzerine serer öyle uykuya dalardım. Güzeldi. Naifdi. Huzurluydu.
Yağmur sonrası toprak kokusu.
Kar kokusu.
Vanilya kokusu ve oyuncak bebeklerim.
Islak talaşla bastırılmaya çalışılan toz kokusu ve 60 kişilik ilkokul sınıfımız.
Domates badem kokusu ve sokakta atlı arabayla gezen zerzevatçılar. Balkondan sarkıttığımız sepet gelir aklıma.
Sobadan defterimin üzerine damlayan kurumun kokusu, ilkokul günlerim.
Kışın dışarıda kurutulan çarşafımın buram buram is kokusu.
Rutubet ve sefilliğin kokusu.
Kimimiz için ortak anılar kimimiz için çok özel kokular. Ne yaşadıysan o. Ne yaşatıldıysan o. Çok şükür ki bana çok acı şeyleri hatırlatan kokular yok denecek kadar az.
Selam olsun.
Pazar, Ocak 15, 2017
Hayatımdaki fon müziği
Kulağımda Zeki Müren...
Gitme sana muhtacım
Gözümde nursun başımda tacım, muhtacım
Beni öldür öyle git
Yaşamak için senin sevgine muhtacım
Zeki Müren'i bir ayrı severim, bilhassa bu şarkının olduğu albümü çok severim. Seksenlerin ortasıydı; babamın kuaför salonu vardı ve iş yaparken mutlaka müzik açılırdı dükkanda. O zamanlardan en sık hatırladığım Zeki Müren, Selami Şahin, Samime Sanay, İbrahim Tatlıses kasetleri.
Annem de mutlaka sabahları radyoyu açar, bulaşık yıkarken, yemek yaparken müzik dinlerdi.
O zamanlardan kalma bir alışkanlık olsa gerek. Ben de yolda yürürken, iş yaparken, saçlarıma fön tutarken, bebeğimi uyuturken, keyifliyken şarkı söyler veya mırıldanırım.
Hayatımın her döneminde müzik oldu. Türk sanat müziği, halk müziği, pop, arabesk, protest, yabancı müzik hepsinden ayrı keyif alıyorum.
Filmlerde, sahnenin gücünü arttırmak için kullanılan fon müziklerinden çok etkilenirdim küçükken. Öyle ki bir defasında başrolünü Ayşecik ve Cüneyt Arkın'ın oynadığı "Sevgili Babam" filminde kullanılan "Zalimin zulmü varsa, sevenin Allah'ı var" şarkısı bende apayarı bir yer etmişti. Hiç unutmam, Kamuran Akkor'un seslendirdiği bu şarkı çocuk benliğimde sanki cefa içinde bir çocukluk geçirmişim, dünyanın yükünü çekmişim, kahır mektubunun ucunuı yakmışım gibi bir etki bırakmıştı. Kendime şöyle bir söz vermiştim; hayatımın en dramatik anında bu şarkıyı hatırlayacak, onu o dramatik ana fon müziği olarak döşeyecektim. Yaşım henüz yediydi.
Yedi yaşında yaşadığım ilk dramatik an, matematik sınavından 1 almak oldu. Sıkıntıdan ve utançtan kızarmış şekilde, boğazımın düğümlendiğini hissediyordum. O anda nasılsa aklıma fon müziğim geldi. Tam da bu ana uygun gibi gelmişti. Zihnimden şarkıyı çalmaya başladım. Sonuç; defol git başımdan lanet şarkı hissiyatı.
Vazgeçmedim. Geçemedim. O şarkılar öyle bir yapıştı ki yakama, her duruma uygun şarkı türetmeye başladım. Yağmur mu yağıyor, içinde yağmur geçen bir şarkı, kahve mi yapacağım "sürüverin cezveler kaynasın", mutfakta lavabo mu ovuyorum "bin cefalar etsen almam üstüme"... hop bir bakıyorum şarkı söylemeye başlamışım.
Şimdilerde kimselerin duyup bilmediği mesela Deniz Arcak'ın "Seni gidi vurdumduymaz şam şeytanı, çıldırtırsın sen insanı" şarkısı
Sevda Karaca'nın "Tanımazsın beni, aradan çok yıllar geçti" şarkısı
Hakan Peker'in "Barda durur barmen mini, şişe elinde" gibi tuhaf şarkılarını halen anlamsız ve nedensiz bir biçimde seslendirdiğim de olur.
Ezcümle... Müzik hayattır bebeğim. Müziği seviyorum. Her türlü.
Gitme sana muhtacım
Gözümde nursun başımda tacım, muhtacım
Beni öldür öyle git
Yaşamak için senin sevgine muhtacım
Zeki Müren'i bir ayrı severim, bilhassa bu şarkının olduğu albümü çok severim. Seksenlerin ortasıydı; babamın kuaför salonu vardı ve iş yaparken mutlaka müzik açılırdı dükkanda. O zamanlardan en sık hatırladığım Zeki Müren, Selami Şahin, Samime Sanay, İbrahim Tatlıses kasetleri.
Annem de mutlaka sabahları radyoyu açar, bulaşık yıkarken, yemek yaparken müzik dinlerdi.
O zamanlardan kalma bir alışkanlık olsa gerek. Ben de yolda yürürken, iş yaparken, saçlarıma fön tutarken, bebeğimi uyuturken, keyifliyken şarkı söyler veya mırıldanırım.
Hayatımın her döneminde müzik oldu. Türk sanat müziği, halk müziği, pop, arabesk, protest, yabancı müzik hepsinden ayrı keyif alıyorum.
Filmlerde, sahnenin gücünü arttırmak için kullanılan fon müziklerinden çok etkilenirdim küçükken. Öyle ki bir defasında başrolünü Ayşecik ve Cüneyt Arkın'ın oynadığı "Sevgili Babam" filminde kullanılan "Zalimin zulmü varsa, sevenin Allah'ı var" şarkısı bende apayarı bir yer etmişti. Hiç unutmam, Kamuran Akkor'un seslendirdiği bu şarkı çocuk benliğimde sanki cefa içinde bir çocukluk geçirmişim, dünyanın yükünü çekmişim, kahır mektubunun ucunuı yakmışım gibi bir etki bırakmıştı. Kendime şöyle bir söz vermiştim; hayatımın en dramatik anında bu şarkıyı hatırlayacak, onu o dramatik ana fon müziği olarak döşeyecektim. Yaşım henüz yediydi.
Yedi yaşında yaşadığım ilk dramatik an, matematik sınavından 1 almak oldu. Sıkıntıdan ve utançtan kızarmış şekilde, boğazımın düğümlendiğini hissediyordum. O anda nasılsa aklıma fon müziğim geldi. Tam da bu ana uygun gibi gelmişti. Zihnimden şarkıyı çalmaya başladım. Sonuç; defol git başımdan lanet şarkı hissiyatı.
Vazgeçmedim. Geçemedim. O şarkılar öyle bir yapıştı ki yakama, her duruma uygun şarkı türetmeye başladım. Yağmur mu yağıyor, içinde yağmur geçen bir şarkı, kahve mi yapacağım "sürüverin cezveler kaynasın", mutfakta lavabo mu ovuyorum "bin cefalar etsen almam üstüme"... hop bir bakıyorum şarkı söylemeye başlamışım.
Şimdilerde kimselerin duyup bilmediği mesela Deniz Arcak'ın "Seni gidi vurdumduymaz şam şeytanı, çıldırtırsın sen insanı" şarkısı
Sevda Karaca'nın "Tanımazsın beni, aradan çok yıllar geçti" şarkısı
Hakan Peker'in "Barda durur barmen mini, şişe elinde" gibi tuhaf şarkılarını halen anlamsız ve nedensiz bir biçimde seslendirdiğim de olur.
Ezcümle... Müzik hayattır bebeğim. Müziği seviyorum. Her türlü.
Pazar, Ocak 08, 2017
İmrenmek vs Üşenmek
Türk Dil Kurumu sözlüğünde "imrenmek" kelimesinin karşılığında; beğenilen bir kişi veya şeye benzemek istemek, gıpta etmek yazıyor. İçinde kıskançlık gibi olumsuz bir duyguyu barındırmıyor.
Üşenmek ise şöyle tanımlanmış; kendinde bir gevşeklik duyarak bir işi yapmaya isteği olmamak, erinmek.
Benim bünyem, her ikisini de eşit dozda barındırıyor. Ne korkunç! Bu yazıyı kendime motivasyon olsun diye kaleme alıyorum aslında. Bu yazı; vah vah neleri kaçırdımdan ziyade aşırı istek barındırmakta.
Düşündüm de, hayatta imrendiğim çokça şey var ve imrenmeye başlama yaşım oldukça küçükmüş, şimdi fark ettim. İmrenilenler listem oldukça kabarık. Dileğim ve niyetim, kalan ömrümde hiç değilse bazısını yerine getirebilmek veya farklı bir formda bu isteklerimi karşılamak.
Daha çocukken ben Türkan Şoray'a benzemek isterdim. Simsiyah uzun saçlarım olsun, gözlerim onun ki kadar güzel olsun, anlamlı baksın. İlerleyen zamanda olan; bir türlü uzatamadığım gür saçlar. Sürekli farklı model denemeleri. Gözler? Onlar Allah vergisi gayet güzel bakıyorlar. Saçlarımı da uzatmaya başladım ve sanırım bu sefer şeytanın bacağını kıracağım.
Bir enstrümanı tam anlamı ile çalmak isterdim. Piyano hevesim, biraz annemin yanlış yönlendirmesi ve biraz da benim üşengeçliğimden çabuk söndü. Asıl hayalimde olan yan flüt çalmaktı, ikinci tercihim gitardı. Olmadı. Şimdi arzum, bir koroya katılmak. Sesimi çok beğeniyorum ve müzik kulağım hala iyi.
Tiyatro yapmak, halk oyunları oynamak isterdim. İyi bir tiyatro seyircisi olmak için geç değil lakin halk oyunları için artık hiç enerjim yok. Dizlerim müsaade etmez. Onların fikri önemli.
El sanatları ile uğraşmak isterdim. Bu konuda aslında oldukça becerikliyim, tığ işi, etamin işleme, keçe sanatı, biraz resim... işte herbirşeyden az az, tam değil! Ah Çilek ah... Neyse yapacaksın eminim. Hayalimde rölyef yapmak var.
Değişik yemek tariflerini, pasta, börek çeşitlerini yapmak. Bazı kadınların yemek tarifi defterleri oluyor, onlara gerçekten imreniyorum. Daha ümidimi kaybetmedim çünkü son bir kaç aydır hafta sonları değişik şeyleri yapmayı başladım. Bunun altında biraz da gelecekteki gelinlerimin varlığı yatıyor itiraf edeyim. Ayrıca turşular, reçeller, domates sosları da cabası. Kendimle bu konuda gurur duyuyorum. Aferin Çilek, bu makus kaderini değiştireceksin.
Daha çok kitap okumak. Kitaplar olmasa hayatım eksik olurdu gerçekten. Hiç kitap okumayan insanlara oranla ben gayet iyi bir okuyucuyum ama...Bu tabi biraz zamanı etkin kullanmakla da ilgili. Ben üç çocuklu bir çalışan anne olarak daha henüz o kıvama gelemedim. Ne diyordu şarkıda; bu iş zor Yonca! Olsun, olduğu kadar. Bu sene mesela, dünya klasikleri, edebiyat ödüllü eserlere ağırlık vermeyi düşünüyorum. Aynı şey filmler içinde geçerli. En son okuduğum iki kitabın sinemaya uyarlanmış halini de izledim, değişik bir deneyim oldu benim için. Böylece bu kitapları ve konularını unutmak daha zor olacak çünkü ben görsel hafızası kuvvetli bir insanım. Okuduğumu unuturum da, gördüğümü kolay kolay unutmam.
Seyahat etmek. Hayatta en çok, ama en çok imrendiğim insan çokça seyahat eden insan. İkinci sırada iyi bir uyku çeken insan geliyor. İki konuda da çok ümidim yok ne yazık ki. Biri maddiyata diğeri sağlığa dayanıyor.
Yazmak. Kitap yazmak. Bu bloğu açma sebeplerimden biri. İyi yazdığımı düşünüyorum ama üşeniyorum. Bu blog benim egzersiz yerim. Şu ana dek fena gitmiyor, hadi hayırlısı bakalım.
Kız çocuk mevzuu. Oğullarımı o kadar çok seviyorum ki. Allah'a sonsuz şükür. Ama bir kız çocuğum olsun, saçlarını öreyim, prenses kıyafetleri giydireyim, kırmızı papuçları olsun... büyüyünce bana arkadaş olsun. Kız çocuğu farklı ya. Bilmiyorum bu konuda duygularım karışık. İlerleyen zamanda bir kız çocuğu evlat edinmek gibi bir düşüncem var.
Aktivistlere fena imreniyorum mesela. Bana göre aktivistler, elini taşın altına koymaktan çekinmeyen cesur insanlar. Konu ne olursa olsun ben aktivistlere saygı duyuyorum. Taraftarı olduğum, benimsediğim bir düşüncenin aktivisti olmak fikri... Bak hala cesaret edemiyorum. Ne olacak benim bu halim.
An'ı yaşayan olmak isterdim. Yaş kemale ermeye yakın ya, bunu da yavaş yavaş başarıyorum galiba.
Üşenmek ise şöyle tanımlanmış; kendinde bir gevşeklik duyarak bir işi yapmaya isteği olmamak, erinmek.
Benim bünyem, her ikisini de eşit dozda barındırıyor. Ne korkunç! Bu yazıyı kendime motivasyon olsun diye kaleme alıyorum aslında. Bu yazı; vah vah neleri kaçırdımdan ziyade aşırı istek barındırmakta.
Düşündüm de, hayatta imrendiğim çokça şey var ve imrenmeye başlama yaşım oldukça küçükmüş, şimdi fark ettim. İmrenilenler listem oldukça kabarık. Dileğim ve niyetim, kalan ömrümde hiç değilse bazısını yerine getirebilmek veya farklı bir formda bu isteklerimi karşılamak.
Daha çocukken ben Türkan Şoray'a benzemek isterdim. Simsiyah uzun saçlarım olsun, gözlerim onun ki kadar güzel olsun, anlamlı baksın. İlerleyen zamanda olan; bir türlü uzatamadığım gür saçlar. Sürekli farklı model denemeleri. Gözler? Onlar Allah vergisi gayet güzel bakıyorlar. Saçlarımı da uzatmaya başladım ve sanırım bu sefer şeytanın bacağını kıracağım.
Bir enstrümanı tam anlamı ile çalmak isterdim. Piyano hevesim, biraz annemin yanlış yönlendirmesi ve biraz da benim üşengeçliğimden çabuk söndü. Asıl hayalimde olan yan flüt çalmaktı, ikinci tercihim gitardı. Olmadı. Şimdi arzum, bir koroya katılmak. Sesimi çok beğeniyorum ve müzik kulağım hala iyi.
Tiyatro yapmak, halk oyunları oynamak isterdim. İyi bir tiyatro seyircisi olmak için geç değil lakin halk oyunları için artık hiç enerjim yok. Dizlerim müsaade etmez. Onların fikri önemli.
El sanatları ile uğraşmak isterdim. Bu konuda aslında oldukça becerikliyim, tığ işi, etamin işleme, keçe sanatı, biraz resim... işte herbirşeyden az az, tam değil! Ah Çilek ah... Neyse yapacaksın eminim. Hayalimde rölyef yapmak var.
Değişik yemek tariflerini, pasta, börek çeşitlerini yapmak. Bazı kadınların yemek tarifi defterleri oluyor, onlara gerçekten imreniyorum. Daha ümidimi kaybetmedim çünkü son bir kaç aydır hafta sonları değişik şeyleri yapmayı başladım. Bunun altında biraz da gelecekteki gelinlerimin varlığı yatıyor itiraf edeyim. Ayrıca turşular, reçeller, domates sosları da cabası. Kendimle bu konuda gurur duyuyorum. Aferin Çilek, bu makus kaderini değiştireceksin.
Daha çok kitap okumak. Kitaplar olmasa hayatım eksik olurdu gerçekten. Hiç kitap okumayan insanlara oranla ben gayet iyi bir okuyucuyum ama...Bu tabi biraz zamanı etkin kullanmakla da ilgili. Ben üç çocuklu bir çalışan anne olarak daha henüz o kıvama gelemedim. Ne diyordu şarkıda; bu iş zor Yonca! Olsun, olduğu kadar. Bu sene mesela, dünya klasikleri, edebiyat ödüllü eserlere ağırlık vermeyi düşünüyorum. Aynı şey filmler içinde geçerli. En son okuduğum iki kitabın sinemaya uyarlanmış halini de izledim, değişik bir deneyim oldu benim için. Böylece bu kitapları ve konularını unutmak daha zor olacak çünkü ben görsel hafızası kuvvetli bir insanım. Okuduğumu unuturum da, gördüğümü kolay kolay unutmam.
Seyahat etmek. Hayatta en çok, ama en çok imrendiğim insan çokça seyahat eden insan. İkinci sırada iyi bir uyku çeken insan geliyor. İki konuda da çok ümidim yok ne yazık ki. Biri maddiyata diğeri sağlığa dayanıyor.
Yazmak. Kitap yazmak. Bu bloğu açma sebeplerimden biri. İyi yazdığımı düşünüyorum ama üşeniyorum. Bu blog benim egzersiz yerim. Şu ana dek fena gitmiyor, hadi hayırlısı bakalım.
Kız çocuk mevzuu. Oğullarımı o kadar çok seviyorum ki. Allah'a sonsuz şükür. Ama bir kız çocuğum olsun, saçlarını öreyim, prenses kıyafetleri giydireyim, kırmızı papuçları olsun... büyüyünce bana arkadaş olsun. Kız çocuğu farklı ya. Bilmiyorum bu konuda duygularım karışık. İlerleyen zamanda bir kız çocuğu evlat edinmek gibi bir düşüncem var.
Aktivistlere fena imreniyorum mesela. Bana göre aktivistler, elini taşın altına koymaktan çekinmeyen cesur insanlar. Konu ne olursa olsun ben aktivistlere saygı duyuyorum. Taraftarı olduğum, benimsediğim bir düşüncenin aktivisti olmak fikri... Bak hala cesaret edemiyorum. Ne olacak benim bu halim.
An'ı yaşayan olmak isterdim. Yaş kemale ermeye yakın ya, bunu da yavaş yavaş başarıyorum galiba.
Kimsenin parasına, malına mülküne, gardırobuna, muhteşem hayatına imrenmiyorum. Benim imrendiklerim ufacık şeyler. Ufacık ama dolu dolu şeyler.
Olacak inşallah olacak, inanıyorum.
Cumartesi, Ocak 07, 2017
Kar... Ah Kar Seviyorum Seni
Bugün İstanbul bembeyaz kar örtüsüyle kaplı... Kar taneleri birbirlerine değmeden savruluyor, savruluyor... Gözlerimi kısarak, karlara kütür kütür basarak, rüzgara karşı yürüyerek işe geldim. Hayatımın hep bir fon müziği olmuştur... Her anıma uyan bir şarkı, bir melodi... Ve bu sabahın şarkısı kendiliğinden belirdi camdan bakarken;
Şükrediyorum gözlerim gördüğü için. Şükrediyorum hissedebildiğim için. Şükrediyorum nefes alabildiğim için ve hala kalbim taşlaşmadığı için. Yağmur gibi kar da nimettir. Yeryüzünün susuzluğu gidecek... Beyazlık içimize huzur, iyilik, iyimser duygular, halimize şükür, yardımseverlik, empati dolduracak, inancım ve dileğim bu.
Karanlık günlerimizin aydınlık sabahları ve yarınları olsun inşallah.
Her zorluktan sonra bir kolaylık vardır, unutmayalım.
Sevgiyle.
*Beste- Güfte: Şekip Ayhan Özışık
Rüzgar söylüyor şimdi o yerlerde bizim eski şarkımızı
Vazgeç söyleme artık hatırlatma mazideki aşkımızı
Bir kış günüydü başladı bu hazin macerası ömrümüzün
Vazgeç söyleme artık hatırlatma mazideki aşkımızı *
Şükrediyorum gözlerim gördüğü için. Şükrediyorum hissedebildiğim için. Şükrediyorum nefes alabildiğim için ve hala kalbim taşlaşmadığı için. Yağmur gibi kar da nimettir. Yeryüzünün susuzluğu gidecek... Beyazlık içimize huzur, iyilik, iyimser duygular, halimize şükür, yardımseverlik, empati dolduracak, inancım ve dileğim bu.
Karanlık günlerimizin aydınlık sabahları ve yarınları olsun inşallah.
Her zorluktan sonra bir kolaylık vardır, unutmayalım.
Sevgiyle.
*Beste- Güfte: Şekip Ayhan Özışık
Cuma, Ocak 06, 2017
Babam evde yok, kapıyı açamayız...
- Evde bir yetişkin yoksa, yabancılara kapıyı açmayacaksınız çocuklar.
Böyle mi demişti Fethi Sekin çocuklarına? Böyle mi tembihlemişti Tolunay'a, Nisa'ya ve Dila'ya. Sair zamanlarda yavrularına sarılırken, severken, yanağını okşayıp söz istemişti belki de. Öyle ya, zor zamanlardan geçiyordu memleket ve eskisi gibi değildi dünya. Hep tetikte olmalı. Ne olur ne olmaz... Ne olaylara şahit olmuştu.
Dün kapı çaldı. Babaları evde yoktu, anneleri de öyle.
Televizyon açıktı belki. İzmir'de olağandışı birşeyler olmuştu. Duymuşlar mıydı? Sezmişler miydi? Tolunay ve Nisa lise öğrencisiydi, akılları keserdi... Birşeyler anlamışlar mıydı?
Kapı çalmaya devam etti...
Dediler ki; babam evde yok, kapıyı açamayız.
Gelenleri aslında tanıyorlardı; babaları gibi polis teşkilatından büyükler gelmişti.
Açmıyorlardı... Açmayınca birşeyleri duymak gecikecekti, belki ondan kimbilir.
İkna oldular, amcalar içeri girdi. Biraz zaman geçti. Nasıl geçti o zaman? Uzun bir sessizlik şeklinde mi? Sorgu sual dolu mu? Nasıl geçti?
Sonra anneleri geldi.
İşte o zaman eve ateş düştü. Anne, gezindikleri bağ, baba yaslandıkları dağdı. Dağ yıkılmıştı. Önce bir feryat kopmuştu. Sonra zaman durmuştu. Anneleri sıkı sıkı sarıldı hepsine. Kenetlendiler acı içinde.
.
.
.
Şehit Fethi Sekin... Baba, eş, evlat, mert mesai arkadaşı, güzel ağabey Fethi Sekin. Makamın cennet olsun. Hakkımız helal olsun. Ötelerden sen de helal eyle hakkını.
Perşembe, Ocak 05, 2017
Yağmur ve düşündürdükleri
Yağmur üstüme üstüme
Varsın yağsın küçük hanım
Ben yağmurdan yaştan değil
Aşkından sırılsıklamım *
5 Yıl Önce 10 yıl Sonra grubunun "bak ne diyor yağmur, bak ne diyor dinle" şarkısını söylerdim çoğunlukla. Zaman içinde Terence Trent D'arby'nin "Rain" şarkısını, Sezen Aksu'nun "Ünzile"sini... Burhan Çaçan'ın "Yağ Yağmur"unu da söylemeye başladım. Aslında, yaşadığım her duruma uyduracak bir şarkı sözü bulmak gibi bir meziyetim vardı. söylerdim, söylerdim...
Berlin'de geçirdiğim çocukluğum boyunca hafızama kazınan yağmur manzarası, ıslak rengarenk kurumuş yaprakların sokakları doldurmasından ibaret. Ve tabi ki rengarenk yağmur botları. Rengarenk yağmurluklar. Çocuk boy bir şemsiyem vardı ucu top gibiydi, şekerli top sakızları andırırdı.
Sonra, sonra babacığımla arabada seyahat ederken, sileceklerin yağmur damlaları ile yaptığı savaş gözümün önüne geliyor. Kazanan hep yağmur olurdu. Arabanın camları buğulanır, ben içeriden buğuları silerken, kendime bir yağmur damlası seçer, gözlerim ve parmağımla onu takip ederdim. Bana göre her yağmur damlasının bir hikayesi vardı ve araba camının sonuna geldiğinde, damlanın da hikayesi sona ererdi. Bazen damlaların cama yapışır yapışmaz izledikleri yol, bir başka damlanın yolu ile kesişir, ikisinin arkadaş olduğunu düşünürdüm.Yeni Türkü'nün "Yağmur'un Elleri" şarkısını belki bu yüzden bir ayrı severim. O şarkıdaki yağmurun bir şahsiyeti vardır çünkü. Tıpkı benim hayalimdeki gibi.
Yağmurda rahmet kapıları açılır, Allah'tan istenir de istenir. Dua vaktidir.
Yağmurun melodisi, cama vuran tıkırtıları... toprağa düştüğündeki ses ile asfalta düştüğündeki sesin nağmesi. Tenekeye değen yağmurun solosu.
Yağmur sonrası toprak kokusu bir de. En sevdiğim, en sevdiğimiz. İçine çektikçe insana huzur, ferahlık, sekine dolduran o güzelim koku.
Camdan bakarken, evlerin damlarının yıkanmasını izlemek, saçak altlarından yürümeye çalışan veya koşan insanlar. Yağmurda yürüyen mi daha çok ıslanır, koşan mı sorusu.
Kayıplarım sonrası yağmur altında yaptığım uzun uzun yürüyüşler. Islandığını umursamamak.
Yağmurda yüzünü göğe dönmek, şarkı söylemek.
Tevfik Fikret'in Yağmur şiiri elbet. Katre nedir öğrenmek, katre damla demek. Bir şiirin kulağına nağme gibi gelmesi ve şiiri çok sevmek.
Küçük, pür heves, gevherin katreler
Sokaklarda, damlarda pür ihtizaz
Olur muttasıl nevha-ger, nağme-saz
Sokaklarda, damlarda pür ihtizaz
Küçük, pür heves, gevherin katreler...
*Zeki Müren - Fakir Bir Şairim
Salı, Ocak 03, 2017
Yapacak İşi Kalmayınca Satranca Takmak
Aslında gülünecek bir şey yok. Gazeteci Fatih Altaylı'nın parlattığı, hoca nam zat yine buyurmuş; Satranç oynayan kişi, insanların en yalancısıdır. Satranç oynayan lanetlenmiştir. Satrancı izleyen kişi de, domuz eti yemiş gibidir". "Ben demiyorum, alimler diyor, hadislerde yazıyor, al işte kaynak gösteriyorum" diyor bir de. Ben adını anarak veya link vererek onun reytingini artırmayacağım, bu zehirli düşüncelerini es kaza başkaları da duymamalı.
Bu Hoca(!) , Altaylı'nın Teke Tek programına çok kereler çıktı; konuşması oldukça akıcı, nükteli ve espirili. Ekran başında gülüyorduk, sempatik geliyordu. Böyle böyle tanınırlığı arttı, sosyal medyada bu hocanın incilerinden capsler yapıldı, gençlerin diline dolandı.
Çoğunluk olarak düşünen ve akıl eden bir toplum olmadığımız, araştırmadığımız, önümüze konan bilgiyi hazır lop kabul ettiğimiz için... beynimize bu zatın "hoca" olduğu kodlandı. Bu adam bir hocaydı, okumuştu, etmişti, dini ilimlerde ihtisası vardı. Senin benim bilmediğim kadar dinimiz hakkında bilgi sahibiydi.
İtiraf ediyorum; konuştuklarını takip ediyordum, ben de gülüyordum lafı gediğine koymalarına. Dediklerini doğru addediyordum, hoca ya.
Sonra, bir baktım tuhaf tuhaf beyanlarda bulunmaya başladı. Kadınlar çalışamaz, kadınlar okuyamaz... olmaaaaz, yasak, zinhar yasak. Yok peygamberin sümük-ü şerifi, yok ateşe dayanıklı kefen, yok bilmem hangi hastalığa şifa falanca dua...
Şunu es geçmiştim, bu benim ayıbım ve kayıbımdı; sorgulamadım, düşünmedim!
Allah, "oku" diyordu, "hiç düşünmez misiniz" diyordu... "Allah'a karşı iftira edenden daha zalim kim olabilir?" diyordu. Okudum, okuyorum ve düşünüyorum.
Satranç veya tavla... ikisi de strateji geliştirmek zorunda olunan, düşünerek oynanan oyunlardır. Satranç zevk verir, tavla hem zevk verir hem de eğlendirir. Diyor ki; oyun istiyorsan al eline tesbihmatiği, tık tık sübhanallah çek... al işte oyun!
Sübhanallah demek "Allah noksan sıfatlardan uzaktır" demek. Yani, Allah yaratılan hiçbir varlığa , hiçbir şekilde benzemez, ne zatıyla, ne sıfatıyla, ne esmasıyla benzemez demektir. Bunun anlamını benimsemeden, yutmadan, şuursuzca yüz defa bin defa aynı kelimeyi tekrarlamak... bence sadece tekerleme söylemektir. Bir tarafta aklını, zihnini yorarak, strateji geliştirerek oyun oynayan bir kimse, ha bir de unutmayalım bu oyunu izleyenler (domuz eti yemiş gibi olanlar)... bir tarafta da ne dediğini anlamadan kelime tekrarlayanlar.
Ben burada, Allah'ı tesbih etmek ile satranç oynayan bir kimseyi karşılaştırmıyorum. Allah'ı sadece söz ile değil, davranışımız, eylemlerimiz ile de tesbih ederiz. Kaldı ki yedi gök, arz ve bunların arasında bulunanlar da Allah'ı tesbit eder. Kuran böyle diyor. Canlı ve cansız varlıklar O'nu tesbih eder, diyor.
Aklımı, beynimi kullandıkça ben Rabbimi tesbih ediyorum. Ben sorguladıkça, düşündükçe O'nu tesbih ediyorum. Bir kelimeyi sürekli tekrarlayarak söylemek, başka dinlerde, inanç sistemlerinde de var. Bu da bir terbiye ve yöntemdir. İbadetini ifade etme şeklidir. Hocanın dediği gibi bir oyun değildir.
Ayrıca, satranç konusunda kaynak gösterdiği hadislerin de... peygamberin ölümünden 200-300 yıl sonra yaşamış insanlar tarafından yazıldığını... günümüzde uydurma hadislerin sayısısz olduğunu söylemeye gerek var mı? Kaynak Kuran olmalıdır. Bu böyle biline.
Bu satranç mevzuu, tam da Stefan Zweig'in Satranç kitabını yeni bitirmem üzerine denk geldi. Nazi zulmünden, satranca tutku ile bağlı kalarak hayata tutunan bir adamın hikayesini anlatıyor. Bence bu ortamda, şuurumuzun açılması için Kuran daha çok okunmalı... Bu bahsettiğim kitap da okunmalı. Kitap okunmalı arkadaşlar, zihnimiz açılmalı. Düşünmeliyiz, sormalıyız, sorgulamalıyız. "Kuranı herkes anlayamaz" diye savunur bu zihniyet. Neden? Anlarsak, iplikleri pazara çıkar da ondan.
Bugün gülüp geçmeye, ciddiye almamaya devam edersek kısa vadede değil ama uzun vadede bu işin ucu çocuklarımıza, torunlarımıza, yarınlarımıza dokunacak. Yılbaşı arefesi de yaptığı açıklamalarla resmen hedef gösterdiğini düşünüyorum. Bu son saçmalığı ile de aynısını yapıyor, toplumu kamplaştırıyor. İşin kötüsü, insanı dinden soğutuyor.
Hasılı... Bol okumalı, bol düşünmeli, bol sorgulamalı günler diliyorum size. Allah hakkımızda hayırlı olanı nasip etsin.
Bu Hoca(!) , Altaylı'nın Teke Tek programına çok kereler çıktı; konuşması oldukça akıcı, nükteli ve espirili. Ekran başında gülüyorduk, sempatik geliyordu. Böyle böyle tanınırlığı arttı, sosyal medyada bu hocanın incilerinden capsler yapıldı, gençlerin diline dolandı.
Çoğunluk olarak düşünen ve akıl eden bir toplum olmadığımız, araştırmadığımız, önümüze konan bilgiyi hazır lop kabul ettiğimiz için... beynimize bu zatın "hoca" olduğu kodlandı. Bu adam bir hocaydı, okumuştu, etmişti, dini ilimlerde ihtisası vardı. Senin benim bilmediğim kadar dinimiz hakkında bilgi sahibiydi.
İtiraf ediyorum; konuştuklarını takip ediyordum, ben de gülüyordum lafı gediğine koymalarına. Dediklerini doğru addediyordum, hoca ya.
Sonra, bir baktım tuhaf tuhaf beyanlarda bulunmaya başladı. Kadınlar çalışamaz, kadınlar okuyamaz... olmaaaaz, yasak, zinhar yasak. Yok peygamberin sümük-ü şerifi, yok ateşe dayanıklı kefen, yok bilmem hangi hastalığa şifa falanca dua...
Şunu es geçmiştim, bu benim ayıbım ve kayıbımdı; sorgulamadım, düşünmedim!
Allah, "oku" diyordu, "hiç düşünmez misiniz" diyordu... "Allah'a karşı iftira edenden daha zalim kim olabilir?" diyordu. Okudum, okuyorum ve düşünüyorum.
Satranç veya tavla... ikisi de strateji geliştirmek zorunda olunan, düşünerek oynanan oyunlardır. Satranç zevk verir, tavla hem zevk verir hem de eğlendirir. Diyor ki; oyun istiyorsan al eline tesbihmatiği, tık tık sübhanallah çek... al işte oyun!
Sübhanallah demek "Allah noksan sıfatlardan uzaktır" demek. Yani, Allah yaratılan hiçbir varlığa , hiçbir şekilde benzemez, ne zatıyla, ne sıfatıyla, ne esmasıyla benzemez demektir. Bunun anlamını benimsemeden, yutmadan, şuursuzca yüz defa bin defa aynı kelimeyi tekrarlamak... bence sadece tekerleme söylemektir. Bir tarafta aklını, zihnini yorarak, strateji geliştirerek oyun oynayan bir kimse, ha bir de unutmayalım bu oyunu izleyenler (domuz eti yemiş gibi olanlar)... bir tarafta da ne dediğini anlamadan kelime tekrarlayanlar.
Ben burada, Allah'ı tesbih etmek ile satranç oynayan bir kimseyi karşılaştırmıyorum. Allah'ı sadece söz ile değil, davranışımız, eylemlerimiz ile de tesbih ederiz. Kaldı ki yedi gök, arz ve bunların arasında bulunanlar da Allah'ı tesbit eder. Kuran böyle diyor. Canlı ve cansız varlıklar O'nu tesbih eder, diyor.
Aklımı, beynimi kullandıkça ben Rabbimi tesbih ediyorum. Ben sorguladıkça, düşündükçe O'nu tesbih ediyorum. Bir kelimeyi sürekli tekrarlayarak söylemek, başka dinlerde, inanç sistemlerinde de var. Bu da bir terbiye ve yöntemdir. İbadetini ifade etme şeklidir. Hocanın dediği gibi bir oyun değildir.
Ayrıca, satranç konusunda kaynak gösterdiği hadislerin de... peygamberin ölümünden 200-300 yıl sonra yaşamış insanlar tarafından yazıldığını... günümüzde uydurma hadislerin sayısısz olduğunu söylemeye gerek var mı? Kaynak Kuran olmalıdır. Bu böyle biline.
Bu satranç mevzuu, tam da Stefan Zweig'in Satranç kitabını yeni bitirmem üzerine denk geldi. Nazi zulmünden, satranca tutku ile bağlı kalarak hayata tutunan bir adamın hikayesini anlatıyor. Bence bu ortamda, şuurumuzun açılması için Kuran daha çok okunmalı... Bu bahsettiğim kitap da okunmalı. Kitap okunmalı arkadaşlar, zihnimiz açılmalı. Düşünmeliyiz, sormalıyız, sorgulamalıyız. "Kuranı herkes anlayamaz" diye savunur bu zihniyet. Neden? Anlarsak, iplikleri pazara çıkar da ondan.
Bugün gülüp geçmeye, ciddiye almamaya devam edersek kısa vadede değil ama uzun vadede bu işin ucu çocuklarımıza, torunlarımıza, yarınlarımıza dokunacak. Yılbaşı arefesi de yaptığı açıklamalarla resmen hedef gösterdiğini düşünüyorum. Bu son saçmalığı ile de aynısını yapıyor, toplumu kamplaştırıyor. İşin kötüsü, insanı dinden soğutuyor.
Hasılı... Bol okumalı, bol düşünmeli, bol sorgulamalı günler diliyorum size. Allah hakkımızda hayırlı olanı nasip etsin.
Pazartesi, Ocak 02, 2017
İlk Görüşte Aşk
Görünce aşık oldum, o güzel gözlerine
Başkasını istemem, benim gönlüm sende!
Hayatında hiç unutamadığın anlar neler diye sorsalar, bu anların içine "ilk görüşte aşk anı"nı kesinlikle koyabilirim, hem de ilk sıralara.
Dokunamıyorsun, göremiyorsun, yiyip içemiyorsun, koklayamıyorsun ama var. İlk görüşte aşk, hayatın içinde var. Ben yaşadım.
Birçok kere aşık oldum. İlk aşık olduğumda ilkokul birinci sınıf öğrencisiydim. Birçok kere dedim ama belki bazısı sadece aşırı hoşlanma haliydi. İlk gençlik heyecanı ile ben onu "aşk" diye adlandırmış olabilirim. Geriye dönüp baktığımda bu aşık olma, aşırı hoşlanma hissini tatlı, iç gıcıklayıcı heyecanlar olarak anıyorum.
Gelelim hikayeye; yalnız emin olun, şu satırdan itibaren yazdığım her bir kelimeyi mütebessim bir ifade ile yazıyorum. Her hatırladığımda o hissi tekrardan yaşadığımı itiraf etmeliyim.
Lise birinci sınıf öğrencisiydim. Okulumuzun klüp seçmeleri yapılıyordu. Ben "Müsamere ve Temsil Klübü"ne yazılmıştım. Bu klubün isteklisi pek bolmuş ki, ilk toplantıda bir sınıfı hınca hınç doldurmuştuk. Dediler ki "biz şimdi seçim yapacağız, bu klübün başkanı, başkan yardımcısı, yazmanı kim olacak, onu seçeceğiz çocuklar"... Çok isteyerek yazılmıştım, birşeyde görev alırım diye düşünüyordum. Derken başkan seçildi, yardımcısı seçildi, sıra geldi yazmana. Üst sınıflardan olduğunu düşündüğüm bir çocuk tahtaya geçti. Fiziksel olarak göze hitap eden ayırdedici hiçbir özelliği olmayan bir çocuk. Kara kuru. Zayıf. Arka sıralarda oturuyordum, çok iyi hatırlıyorum. Normalde gri kumaş pantolon, lacivert ceket giyen erkek öğrencilerin aksine, bu çocuğun ceketi de gri idi. Tahtaya adını yazdı. Hayatımda gördüğüm en güzel yazıydı. Mükemmeldi diyebilirim. İsmi de güzeldi, bir erkekte ilk defa duyduğum bir isimdi. Ne olduysa o anda oldu. Kitlenip kaldım. Gözlerimi, bu hayatımda ilk defa gördüğüm çocuktan ayıramıyordum. Boğazımın şiştiğini, yutkunamadığımı, yanaklarımın kızardığını anlıyordum. Kalbim! Ah onu hiç sormayın. Öyle hızlı atıyordu ki, kalbimin atışını sınıftakiler duyacak diye ödüm kopmaya başlamıştı. Ya duyarlarsa, ya herkesin bakışları bana dönerse. Zaten kıpkırmızı olmuştum. Yerimden kalkmama imkan yoktu. Karnımda milyarlarca kelebek uçuşuyor, kulaklarım uğulduyor, ağırlığımı hissetmiyordum. "Yazman olarak bu arkadaşınızı seçmek isteyenler kimler?" diye sordu öğretmen. İlk benim elim kalktı. Nasıl kalktı, anlayamıyordum. Çünkü kaslarıma bile söz geçirecek durumda değildim. Hasılı, bu kara kuru, zayıf, gri takım elbiseli çocuk yazman seçildi. Adını o an mıh gibi beynime kazımıştım.
Sınıf dağıldı, lakin ben de dağılmıştım. İlk işim hemen bu çocuğun hangi sınıfta okuduğunu öğrenmek oldu. Son sınıf öğrencisiydi. Okulumuzun öğretmenlerinden birinin de oğluydu hatta ve hatta onur ödülü alan çalışkan öğrencilerdendi.
Ben her zaman, aşkın sürecini seven biri oldum. Aşkın kendisini seviyordum, aşık olunanı değil. Bunu ileriki yaşlarımda anladım.
Bir yıl boyunca ben, bu çocuğa aşık olarak geçirdim günlerimi. Bir yol boyunca, aşık ve mutlu olarak yaşadım. Kendisi ile hiç bir zaman tanışamadım çünkü çok utanıyordum ve cesaretim de yoktu. Beni cesaretlendirmeye çalışan, aracı olmaya çalışan tatlı arkadaşlarım da vardı. Bir keresinde arkadaşım, ona "Senden hoşlanan çok cana yakın bir arkadaşım var" deyince o "Cana yakın değil, bana yakın olsun yeter" demiş. Anladığım kadarıyla benim aşk hormonlarımla onun hormonları farklı çalışıyordu.
Bunu duymak beni aşkımdan yıldırdı mı? Hayır. İsmi de o kadar güzeldi ki, tarih kitabında zırt pırt karşıma çıkardı ve ben yazılıya çalışmak yerine, tatlı hülyalara dalardım çoğu zaman. Bu aşk bana başka neler yaptırdı? Nöbetçi kulübesinin duvarına şiir yazdırdı, okul sırama ismini kazıttı. Bir keresinde müdüriyet katındaki onur öğrencileri panosundaki fotoğrafını bir arkadaşım benim için aşırmıştı. Hala bir yerlerde durur o siyah beyaz fotoğraf.
Bir kere, tanışacak gibi olduk. Öğretmenler günüydü ve müsamere yapılacaktı. İzleyici sıralarındaydık ve yanıma geldi oturdu. Bacak bacak üstüne attı. Bir de tiki vardı, sürekli dudağının bir kenarını ısırırdı. Başladı dudağını ısırmaya. Ben yine bir put olmuştum. Yanımdaki arkadaşlarım gülmeye, tabiri yerindeyse kişnemeye başladılar. Ve o... kalkıp gitti. Gitti kuşum... Öyle bakakaldım.
Hikayenin gerisi... O mezun oldu gitti. Çalışkan bir öğrenci olarak çok güzel bir bölüm kazandı. Bir yıl sonra, tesadüfen tren istasyonunda gördüm kendisini. Benim üzerimde forma değil, çok hoş bir elbise vardı... Makyajlıydım, saçlarım da upuzundu. Aynı vagona bindik. ayakta, yan yana seyahat ettik. Beni süzdüğünü anlıyordum ama çıkarabildiğini düşünmüyorum.
Bu, onu son görüşüm oldu.
Yazımı bitirdim. Şu an yanaklarım alev alev...
Pazartesi, Aralık 26, 2016
Bir Gönül Hikayesi Anlatırdı Gözlerin
Bir gönül hikayesi anlatırdı gözlerin,
Uzaklarda olsan da senin kalbimde yerin
Anlatamam gönlümün macerası çok derin
Uzaklarda olsan da senin kalbimde yerin
(Güfte ve Beste: Zeki Müren)
Bugün posta kutuma bir sürü kartpostal geldi. Kimi uzaktan, kimi yakından... Kesin olan şu; kartpostalı atan herkesin kalbimde bir yeri var. Belki ondan mırıldanıyorum bu şarkıyı kaç saattir. Gönül almak o kadar hoş ki. Gönül almak o kadar kolay ki... Çok büyük şeylere gerek yok. Değer verilmek insanı çok mutlu ediyor.
Çoktandır unuttuğumuz bir geleneği yaşattık, bize de nostalji oldu. Sırf bir ricamı kırmamak için kaç kişi kırtasiyelerde kartpostal aradı, zarf aldı, doldurdu, postaneye gitti. Ben nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum. Rengarenk zarflar... çeşit çeşit kartpostallar. Şiirler, çiçek, kalp resimleri... Hepimiz özlemişiz bunları. Galiba hepimiz, çocukluğumuzdaki, gençliğimizdeki o naifliği, samimiyeti özlemişiz. Bugün, hayranlarından mektup alan Zeki Müren gibi hissettim kendimi.
Zarfları mektup açacağı ile açtım, her bir kartı heyecan, coşku,sevgi ve kocaman bir gülümseme ile okudum. Hepsini ömrümün sonuna kadar özenle saklayacağımdan emin olabilirsiniz. Bu geleneğin devamı gelsin dileği ile... Mutlu yıllar.
Çarşamba, Aralık 21, 2016
Kartpostal Atmaca Oyunu
Bu sene Aralık ayına girerken aklımdan geçen sevdiklerime kartpostal atmak ve onlardan kartpostal almaktı. Sadece tanıdıklarımdan değil, Nostaljik Türk sineması blog takipçilerimden, sanal arkadaşlarımdan. Hatta bir post hazırlamıştım, tüm sosyal medya hesaplarımda paylaşacaktım. Şahsen tanımadığım kimselere ev adresimi vermek mümkün olmayacağına göre, bir posta kutusu kiralamayı düşündüm. En az bir ay, en fazla bir sene kiralanabildiğini , ücretininin de gayet cüzi olduğunu öğrendim. Tüm bunları planladım ama sonra nedense bir üşengeçlik geldi, ki ben iflah olmaz bir üşengecimdir. Sonra fikrimi değiştiren bir şey oldu; facebookda bir arkadaşım "yılbaşı kartları da hazır" diyerek bir durum güncellemesi paylaştı. Hemen atladım! "Ben de kartpostal istiyorum!" dedim. Arkadaşım beni tabi ki kırmadı, sağolsun.
Sonrasında, posta kutusu kiralama fikrimi hayata geçiremedim ama yakın bulduğum, sevdiğim arkadaşlarıma bu yılbaşında nostalji yaşamak istediğimi, adresimi vereceğimi, bana kartpostal atan herkese de itinayla cevap yazacağımı belirttim. Çok sayıda olumlu geri dönüş aldım.
Çocukluğumuzda kalan o simli kartpostalları özleyen yalnızca ben değilmişim.
İş burada bitmedi. Adresleri toparladıktan sonra işin en zor kısmı başladı. Kartpostal bulmak! Kırtasiyeleri gez babam gez, yok yok yok. Olanda da Türkiye fotoğrafları var. Kartpostal kültürü kalkalı çok olmuş.
İnternetten sipariş vereyim dedim, istediğim şekilde kartpostal bulamadım. Bulduklarımın da maliyeti çok.
Kara kara düşünürken, reklamlarda PTT'nin başlattığı bir kampanyayı görmemle acaip mutlu oldum. "Kart Bizden Göndermesi Sizden Kampanyası" imdadıma hızır gibi yetişti. Sosyal medyada #sevginiulastir hashtagiyle arama yapabilirsiniz arkadaşlar.
Ertesi gün PTT'nin yolunu tuttum ve gerçekten de çok şeker hazırlanmış kartpostallardan ücretsiz edindim. Sonra zarf aldım, renkli renkli simli yapıştırmalar da aldım... Büyük bir keyifle ve o çirkin yazımla iyi dileklerimi ilettim sevdiklerime. Klavyede yazı yazmaya alıştığımız için artık, elim epey ağrıdı. Yazmaktan yorulur mu insan, yoruldum. Tatlı bir yorgunluk.
Postaneye gittim, sıraya girdim... Hepsini postaladım. Varacakları adreslerde insanların yüzünde küçücük bir gülümse oluşturabilirlerse ne mutlu bana.
Zarfın üzerindeki gönderen kısmına "Çilek" diye yazdım. Bugün bir arkadaşım, postasının eline geçtiğini, kartı getiren postacının şaşkınlıkla "Çilek adında biri size mektup yazmış, tanıyor musunuz Çilek'i" diye sorduğunu söyledi. Çok güldüm.
İki gün önce ilk kartpostalımı da aldım. Kocaman, hem de müzikli bir yeni yıl kartı. Çilek'e diye yazılmış. İnanır mısınız, sevincimden ağlamaklı oldum, boğazım düğümlendi.
Diyorum ki bu geleneği yaşatalım arkadaşlar. Ben bana gelen her kartı, ölene dek saklayacağım. Söz!
Sonrasında, posta kutusu kiralama fikrimi hayata geçiremedim ama yakın bulduğum, sevdiğim arkadaşlarıma bu yılbaşında nostalji yaşamak istediğimi, adresimi vereceğimi, bana kartpostal atan herkese de itinayla cevap yazacağımı belirttim. Çok sayıda olumlu geri dönüş aldım.
Çocukluğumuzda kalan o simli kartpostalları özleyen yalnızca ben değilmişim.
İş burada bitmedi. Adresleri toparladıktan sonra işin en zor kısmı başladı. Kartpostal bulmak! Kırtasiyeleri gez babam gez, yok yok yok. Olanda da Türkiye fotoğrafları var. Kartpostal kültürü kalkalı çok olmuş.
İnternetten sipariş vereyim dedim, istediğim şekilde kartpostal bulamadım. Bulduklarımın da maliyeti çok.
Kara kara düşünürken, reklamlarda PTT'nin başlattığı bir kampanyayı görmemle acaip mutlu oldum. "Kart Bizden Göndermesi Sizden Kampanyası" imdadıma hızır gibi yetişti. Sosyal medyada #sevginiulastir hashtagiyle arama yapabilirsiniz arkadaşlar.
Ertesi gün PTT'nin yolunu tuttum ve gerçekten de çok şeker hazırlanmış kartpostallardan ücretsiz edindim. Sonra zarf aldım, renkli renkli simli yapıştırmalar da aldım... Büyük bir keyifle ve o çirkin yazımla iyi dileklerimi ilettim sevdiklerime. Klavyede yazı yazmaya alıştığımız için artık, elim epey ağrıdı. Yazmaktan yorulur mu insan, yoruldum. Tatlı bir yorgunluk.
Postaneye gittim, sıraya girdim... Hepsini postaladım. Varacakları adreslerde insanların yüzünde küçücük bir gülümse oluşturabilirlerse ne mutlu bana.
Zarfın üzerindeki gönderen kısmına "Çilek" diye yazdım. Bugün bir arkadaşım, postasının eline geçtiğini, kartı getiren postacının şaşkınlıkla "Çilek adında biri size mektup yazmış, tanıyor musunuz Çilek'i" diye sorduğunu söyledi. Çok güldüm.
İki gün önce ilk kartpostalımı da aldım. Kocaman, hem de müzikli bir yeni yıl kartı. Çilek'e diye yazılmış. İnanır mısınız, sevincimden ağlamaklı oldum, boğazım düğümlendi.
Diyorum ki bu geleneği yaşatalım arkadaşlar. Ben bana gelen her kartı, ölene dek saklayacağım. Söz!
Salı, Aralık 20, 2016
Kendime Güzelleme
"Güzel kızımın doğum günü kutlu olsun. Seni çok seviyorum" yazıyordu telgrafta. İlginç kadındır benim annem. Sanırım ben de ilgincim
Annem 42 yıl önce bugün, akşam saatlerinde almış beni kucağına. Aslında hemen almamış, çünkü doğum sonunda baygınmış, daha sonra almış kucağına.
Adımı babam koymuş. Güzel de bir hikayesi var adımın ama babam sadece bana anlattı, o yüzden size söyleyemem. Söylerim de, bana kalsın.
42 yılda evlat oldum, abla oldum, eş oldum, anne oldum.
42 yıla dost sığdırdım, arkadaş sığdırdım, güzellik, kahkaha, mutluluk, sağlıklı günler, gönül almalar, incelikler sığdırdım. 42 yıla ben dost kazığı, insanları anlamamayı, her defasında güvenip dağlarıma karlar yağdırmayı, kırılmayı, kardeş acısını, babasızlığı, sağlıksız günleri de zor günleri de sığdırdım.
Hayatımda en çok çocukluk dönemimi sevdim. Annemin bana elma şekeri aldığı, babamın beni kucağında taşıdığı günleri sevdim.
Sonra kardeşimi sevdim. Çok sevdim. Hala da seviyorum. Çok seviyorum.
Birkaç kere aşık oldum. İlk aşık olduğumda ilkokul bire gidiyordum. Görür görmez aşık olduğumda da lise bire gidiyordum. Daha sonraları akıllandım mı duruldum mu bilmiyorum, bildiğin düz aşık oldum ve aşık olduğum adamla evlendim.
Hep erkek çocuğum olsun istedim. Üç oğul verdi Allah. Onları canımdan çok seviyorum.
Verilen nimetlere nankörlük eden bir kul olmaktan Allah'a sığınıyorum, içimdeki ukdeleri balon yaptım atmosfere saldım.
Okumayı sevdim, yazmayı da sevdim.
Gülmeyi de sevdim, güldürmeyi de.
Ben bugün çok mutlu oldum. Ben bugün en çok Ümit'i ve babamı özledim. Ümitcim bana en son... küçük bir pasta alıp gelmişti. Babacım doğum günümü telefonla kutlamış, lanet bir işyerinde çalıştığım için konuşmayı kısa kesmiştim. İnce düşüncem yerlere batsın.
İsterdim ki bugün Ümit olsun, babam olsun. Olmadı.
Şu kadar yılda anladığım; aile herşeydir. Dost dediğin, bir elin parmağını geçmez ve dostlar gençlikte biriktirilmeye başlanır. Sonradan dost olmaz. Olsaydı memnun olurdum yalan yok. Kimse de kimsenin yerini tutamaz, herkesin yeri ayrıdır. Kardeşini kaybettiysen artık kardeşin yoktur, başkası sana kardeş olamaz.
Anladım ki... herkesin bir hikayesi vardır, saygı duyulmalıdır ama sana ve hikayene saygı duymayana senin de saygı göstermen gerekmez, yıpranırsın.
Dost azdır, arkadaş tanıdık çoktur. İnsan ona rağmen yalnızdır. Kafanın içindekileri de kimse okuyamaz. Zaten zahmet eden de olmaz.
En iyisi mi, sen kendi işine bak. Bekleme kimseden bir şey.
Bunları anladım.
Ha bir de 42 yaşına da gelse insan, çocuk gibi sevinebilir. Çocuk gibi üzülebilir de.
Bu güzelleme de kendime olsun;
Çileğim ben çilek,
Dilek olunca hep diliyorsun dilek
En güzeli kalmak çilek
Bana beni seven gerek
Huyum güzel, huyum kurusun
Gülüşüm de güzel, kıskananlar çatlasın
Dedim ya ;
Çileğim ben çilek :)
Pazartesi, Aralık 05, 2016
Oğuz...
Ah bir de o beyazlar olmasa... yaşlanıyorum tabi ki... yaşlanıyoruz. Yaş alıyoruz.
O değil de... çocukken ben, mahallemizde Oğuz isminde bir delikanlı vardı. Ben onbir yaşımdaydım o da herhalde 17- 18... bilemiyorum belki de 20. Oğuz, liseye kadar normal sağlıklı bir çocukmuş, sonra ne oldu bilmiyorum... bir çeşit kas motor rahatsızlığı olmuş. Elleri kafası sürekli titrer, konuşmasında da kekelerdi. Tüm bu olumsuz koşullar, rahatsızlığı Oğuz'un bizimle sohbet etmesine, aramıza karışmasına engel teşkil etmez, mahalleli, esnaf hepimiz onu severdik, kollardık. Rahmetli babacığım zaman zaman Oğuz'un saç sakal tıraşı geldi mi onu çağırır tıraş ederdi. Aradan uzun uzun yıllar geçti, ben evlendim mahalleden ayrıldım. Sonra hiç görmez oldum Oğuz'u. Yaşıyordu ama ortalığa çıkmıyordu anlaşılan. Ara ara aklıma gelirdi.
Bugün... Yıllar yıllar sonra... Oğuz'u çalıştığım hastanenin koridorunda gördüm. Az evvel.
Artık yaşlanmış, tekerlekli sandalyede... kafası sallanıyor hala. Saç trasi gençliğindeki gibi. Yine gençliğindeki gibi zayıf. Gözleri... Gözleri artık eskisi gibi bakmıyor. Merhaba dedim. Gözlerini kaçırdı. Yakınlarına "beni anlar mı" diye sordum. "Anlar ama hemen cevap vermez " dediler. "Babamı hatırlar mı acaba" dedim. "Yok, sanmıyoruz" dediler.
Ben Oğuz'a diyecektim ki "ben Kenan'ın kızıyım... hatırladın mı Kenan'ı?"... soramadım.
Babacığım olsaydı şimdi... Oğuz'un yanağını okşardı... gel bakalım seni bir tıraş edelim derdi.
Yıllar öncesine gittim geldim... Oğuz şimdi 49 yaşındaymış...
O değil de... çocukken ben, mahallemizde Oğuz isminde bir delikanlı vardı. Ben onbir yaşımdaydım o da herhalde 17- 18... bilemiyorum belki de 20. Oğuz, liseye kadar normal sağlıklı bir çocukmuş, sonra ne oldu bilmiyorum... bir çeşit kas motor rahatsızlığı olmuş. Elleri kafası sürekli titrer, konuşmasında da kekelerdi. Tüm bu olumsuz koşullar, rahatsızlığı Oğuz'un bizimle sohbet etmesine, aramıza karışmasına engel teşkil etmez, mahalleli, esnaf hepimiz onu severdik, kollardık. Rahmetli babacığım zaman zaman Oğuz'un saç sakal tıraşı geldi mi onu çağırır tıraş ederdi. Aradan uzun uzun yıllar geçti, ben evlendim mahalleden ayrıldım. Sonra hiç görmez oldum Oğuz'u. Yaşıyordu ama ortalığa çıkmıyordu anlaşılan. Ara ara aklıma gelirdi.
Bugün... Yıllar yıllar sonra... Oğuz'u çalıştığım hastanenin koridorunda gördüm. Az evvel.
Artık yaşlanmış, tekerlekli sandalyede... kafası sallanıyor hala. Saç trasi gençliğindeki gibi. Yine gençliğindeki gibi zayıf. Gözleri... Gözleri artık eskisi gibi bakmıyor. Merhaba dedim. Gözlerini kaçırdı. Yakınlarına "beni anlar mı" diye sordum. "Anlar ama hemen cevap vermez " dediler. "Babamı hatırlar mı acaba" dedim. "Yok, sanmıyoruz" dediler.
Ben Oğuz'a diyecektim ki "ben Kenan'ın kızıyım... hatırladın mı Kenan'ı?"... soramadım.
Babacığım olsaydı şimdi... Oğuz'un yanağını okşardı... gel bakalım seni bir tıraş edelim derdi.
Yıllar öncesine gittim geldim... Oğuz şimdi 49 yaşındaymış...
Cuma, Aralık 02, 2016
Ümidini kaybetmemek üzerine
Başarması en zor şeylerden biri ümidini kaybetmemek olmalı.
Gerçekten çok zor bir şey. TDK sözlüğünde ümit/umut kelimesinin karşılığında "ummaktan doğan iç huzuru, güven duygusu" deniyor.
Ummak... umutlu olmak... iç huzuru duymak.
İnsanı yaşatan umuttur. İnanıyorum.
Ümit fakirin ekmeği, umar ha umar...
Bugün, çalıştığım hastaneye şehir dışından bir anne ve engelli oğlu geldi. Bizi televizyonda izlemiş. Randevusunu almış gelmiş. Oğlu, annesinin anlatımıyla 4 yaşına 20 gün kala... kreşi bitirdiğinde araba kazası geçirmiş... Aslan gibi, çok zeki, gelişkin bir çocukmuş. Öyle diyor annesi... Bunu ilk önce doktorun asistanı olarak bana, sonra aynı cümlelerle doktora anlattı. Oğlu şimdi 25 yaşında. 21 yıldır annesi oğluna bir çare arıyormuş. Dünyaca ünlü bir doktordan; adı Katya... soyadını anlayamadım. Randevu almışlar ama, vize alamamışlar. Anne diyor ki; bütün ülkeler bize vizesiz giriş yapabilirken biz maalesef çocuğumuzu yurtdışına çıkaramadık.
Dinledik.
Sadece dinleyebildik.
Keşke böyle bir şey mümkün olsa, keşke felçli hastalar iyileştirilebilse. Ah keşke. ama işte bir umuttu... Belki de cevabı biliyordu ama yine de gelmişti.
Gerçekten çok zor bir şey. TDK sözlüğünde ümit/umut kelimesinin karşılığında "ummaktan doğan iç huzuru, güven duygusu" deniyor.
Ummak... umutlu olmak... iç huzuru duymak.
İnsanı yaşatan umuttur. İnanıyorum.
Ümit fakirin ekmeği, umar ha umar...
Bugün, çalıştığım hastaneye şehir dışından bir anne ve engelli oğlu geldi. Bizi televizyonda izlemiş. Randevusunu almış gelmiş. Oğlu, annesinin anlatımıyla 4 yaşına 20 gün kala... kreşi bitirdiğinde araba kazası geçirmiş... Aslan gibi, çok zeki, gelişkin bir çocukmuş. Öyle diyor annesi... Bunu ilk önce doktorun asistanı olarak bana, sonra aynı cümlelerle doktora anlattı. Oğlu şimdi 25 yaşında. 21 yıldır annesi oğluna bir çare arıyormuş. Dünyaca ünlü bir doktordan; adı Katya... soyadını anlayamadım. Randevu almışlar ama, vize alamamışlar. Anne diyor ki; bütün ülkeler bize vizesiz giriş yapabilirken biz maalesef çocuğumuzu yurtdışına çıkaramadık.
Dinledik.
Sadece dinleyebildik.
Keşke böyle bir şey mümkün olsa, keşke felçli hastalar iyileştirilebilse. Ah keşke. ama işte bir umuttu... Belki de cevabı biliyordu ama yine de gelmişti.
Vakit Yok!
Vakit yok gemi kalkıyor artık.
Vaktim yok ne okumaya ne yazamaya şu sıralar. Özlediğimi de söyleyemem. Hani yazmak rahatlatırdı. Onu unuttum. Rahatlamayı unuttum. Kendimi hep yorgun hissediyorum. Günün yirmi dört saatini verimli kullanan herkesi kıskanıyorum. Ben yetişemiyorum. Yetişemiyorum hayatın telaşına, karmaşasına.
Oysa ki dünya dönüyor, hayat geçiyor. Su akıyor yatağını buluyor. Birşeyler oluyor. Önemli şeyler. Benden çok uzakta değil biliyorum, çok yakınımda da değil.
"Yazmasam çıldıracaktım !" durumundan uzaktayım. Söylemezsem çıldıracak gibi oluyorum bazen, hepsi bu. Bazense konuşmaya eriniyorum. Ama söz uçar yazı kalır.
***
Cengiz Aytmatov can kuşunu uçurmuş bugün. Selvi Boylum Al Yazmalım'ı izlemiş olmalısınız. İlyas ve Asya'nın öyküsünü yazan Aytmatov'u ben bir tek buradan tanıyorum. Okunacak o kadar çok kitap var ki, gözlerimi kapamadan kaleminden kağıda geçenleri okumalıyım diye kendime telkin ettiklerimden biridir Aytmatov aslında. Hayır terk-i diyar etmesinden çok önceden düşündüğüm birşeydi bu. Hani bizde kör ölür badem gözlü olur imiş ya. İsterdim ki, Türk dilinin ustası sayılan , dünyaca tanınmış Kırgız yazarın kitaplarından okumuş olayım. Nasip...Elimi hangi kitaba atsam uzun zamandır sonunu getiremiyorum ki. Kitaba acıkmak , okumaya acıkmak. Ben daha acıkmadım.
Bu sabah TRT Radyo'sunun haberlerini dinliyorum. Sudan'da uçak kazası olmuş. Tabi ki can kaybı var. Spiker diyor ki; yetkililer kazadan önce 110 kişinin öldüğünü belirttiler. Nasıl yani kazadan önce? Sonra aynı yetkililer 28 kişinin ölmüş olduğunu bildirmişler. Bilgi karmaşasını geçtim. Anlamadığım kazanın daha gerçekleşmeden insanaların ölmüş oması.
Ve acı tarafı işin; dünyanın bir yerinde bir uçak kazasında insanlar ölüyor, bir tarafında depremden ölüyor. İşkenceden geçenler, açlıkla boğuşanlar, sefalet içinde yaşayanlar. Bunları televizyon ekranlarından görüp, radyo kanallarından dinliyoruz. Sonra da önümüzdeki domatese çatalı batırıp çayımızı içemeye devam ediyoruz. İnternetten okuyor isek, bir başka tıkla tamamen alâkasız başlıklara sıçrıyor, Brad Pitt ile Angelina ne yapmış ona dalıyoruz.
Cengiz Aytmatov ölüyor... Kahve içiyorum.
Dünyadan yok olan bir beden, toprakta çürüyor. Herşey anlamsızlaşıyor. Bir varmış bir yok olmuş oluyor.
(10/06/2008'de kaleme almışım...)
Salı, Kasım 29, 2016
Sanalım... Banalım...Bunalımdayım :)
Oy oy merhabalar...
Bir sanal dünya irdelemesinden çok kendi sanallığımı da referans alarak bir öz eleştiri yapacağım. İğnenin haricinde küçük bir çuvaldız da söz konusu.
Sanal dünya ile haşır neşirliğim dört seneye yaklaşıyor. Dört senenin içinde belki on senede edinemeyeceğim arkadaşlıkları büyük dozlar halinde edindim. Çok ortamlara girip çıkan biri değildim. İlgi alanıma giren konulara benim kafamla yaklaşan başkalarının varlığı... müthiş. Mesela türk sineması. Benim için üzerinde konuşulacak, iciği ciciği çıkarılacak daha nice ayrıntısı var. Sanalla tanışmadan önce sadece bir seyirciydim, şimdi ise biriktirdiklerimi paylaşıyorum. Kimine göre gereksiz ayrıntılarım kimileri için çok çok değerli.
Farklı bölümlerde okuyan, kafası çalışan, akademisyen, avukat, doktor, mimar, öğretmen... akranım, küçüğüm, büyüğüm... onlarca insanı tanıdım sanalda. Değişik zevkler varmış, değişik müzikler, filmler, hayatlar, sorunlar varmış onlarca ortak şeylerin dışında.
Sanal ilişkileri kimi zaman gerçek hayata taşıdım, ete kemiğe büründürdüm. Tanımaktan zevk duydum, onur duydum. Bugün , tanımasaydım dediğim insan sayısı neredeyse hiç yok.
Şimdi kendimi eleştirdiğim nokta, gerçekte yüz yüze asla konuşmayacağımız şekillerde insanlara olan övgümüz, hitabımız . Ha belki o ortamda racon buydu, uydum. Zorla değil ya, seve seve. Ha ben bilmem ki gerçekte birilerine elmam, cancişim, börtüm böceğim diyeyim. Sanalda olunca oluyor ama :)
Şimdi belli bir yere kadar bu durum batmıyor, kaldırılıyor, hazmediliyor. İş ki, bu övgü bu yerlere göklere sığdıramama sendromu abarıyor kabarıyor, çekilmez bir hal alıyor. Soruyorum: Ulan hiç mi kötü yok aramızda? Hepimiz mi mükemmeliz? Şerbetliyiz?
Kendime de inanamıyorum, vay be ben neymişim diyorum. Benim ne derin bakışlarım var bir bilseniz, ben insanların halen bir siteyi okumasının tek nedeniyim. Bunu da biliyor muydunuz? Aynen bu. Samimi övgü ile samimi olmayanı idrak edebilecek yaştayım, oradan salak mı görünüyorum acaba diye kendi kendime sorduğum olur. Bir ay kadar önce böyle bir mesaj aldım. Bu sözlüğü halen okumamın tek sebebisiniz diyen. Vip'de yolculuk etmeye değecek bir genişleme hasıl oldu o an bende. İnsanım ben ya, hoşuma gidiyor tabi. Ama yalan! Sadri babanın bir filmde dediği gibi : Söyle beee... yalan da olsa hoşuma gidiyor. Demek isterdim. Ama demiyorum. Diyemiyorum. Yetti artık. Ben ben olmaktan çıktım gibime geliyor bazen. Çok zaman geçmeden bu abarmış yaklaşımın neden olduğunu anladım gerçi... bir oy. Bazen bunun adı oy olur, bazen bir kısacık yazı olur, bazense ben bu yazarla tanışıyorum havası vermek olur. Olur da olur. Oyy....
Ben de herkes gibiyim. Evde yemek yapıyorum, temizlik yapıyorum, çocuklarımı azarlıyorum her anne gibi, paspalım da, mükemmel bir anne değilim, dört dörtlük eş de değilim, belki hayırlı evlat da değilim. Gelişmiş zevklere sahip hiç değilim. Ha biraz sulandırıp şunu da eklesem yalan olmaz: Ben pırt yapan güzel bir kız değilim :)) Kendimde gördüğüm tek şey, senin benim herkesin anlayacağı kadar sade konuştuğum. Edebiyat parçalamadan, üstelik de komik.
Dört sene önce neydim? Şimdi neyim? Çilek değildim. Gene aynı şeyleri düşünürdüm, aynı şeyleri izlemekten zevk alırdım. Konuşup yazmaz, arşiv yapmazdım belki. Birilerinin bir yerleri hala okuyabilmesinin, orayı çekilir kılmasının sebebi değildim. Hala da olduğuma inanmıyorum . Kardeşim, ciğerim... At at da üsturuplu at. Ben de hoşnut olayım sen de :)
Allahtan, bu gibi kof sözler arada bir çıkıyor. Ben mesela çok beğendiğim yazarlara mesaj atıp sizi beğeniyor, zevkle takip ediyorum diyemem. Çünkü samimi gelmiyor bana. Öyle bir şekilde gelişir ki bazen, tanışırsın ve karşındaki sana veya sen ona gerçek fikrini olanca doğallığı ile söylersin.
Takip ettiğim çok az site var. Şimdi bir de facebook çıkmış. Bir hezeyanda herkes. Sürekli davetiye geliyor. Ben kusuyorum. Yeter diyorum. Hayatımdaki sanalı asgariye indirdim, bulaşmayın diyorum. Çilek bu kadardan ibaret diyorum. Bana film anlat, bilmediklerimi öğret diyorum. Hayatıma soktuklarım yeter diyorum. Stoğum doldu diyorum. Uza diyorum ...uza. Ve dahi yaylan. Yaylan ama toz kaldırma....
Ben ipin ucunu kaçırdım, bağlayabileceğimi sanmıyorum ey karî ama sen beni anladın değil mi?
Şimdi Melike Demirağ'dan gelsin.... Ninni !
NOT: Bu yazıyı 2007'de kaleme almışım... sevdim.. güzel yazmışım :)))
İkinci... Üçüncü... ve hatta dördüncü evlilikler üzerine :)
Allah gecinden versin, er ya da geç akibet gelecek başa... Giden elbet birinin evladı, birinin kardeşi, birinin eşi olacak illa. Eşlerden biri ölünce ile ilgili yazımın konusu. Derler ki kadın vefat ettiğinde, geride kalan eş daha mezarlık yolunda kendine yeni bir refika bakar imiş :)
Dinimize göre eşini kaybeden kadın ise hemen evlenemiyor, iddet süresi dediğimiz süre dolunca ancak evlenebiliyor. Şahsi fikrim zaten, iddet süresi dolsa dahi kadının kendini yeni evliliğin pençesine atmayacağı. Hatta iddia ediyorum. Biz kadınlar çok hisli varlıklarız, anılarımıza, yaşanmışlıklarımıza acaip bir bağımlılığımız var. Bir kadını, ömür boyu olmasa bile çok çok uzun bir süre sadece anıları ayakta tutabilir. Kadın bir başına da kalsa o bir başınalığı ile hayatına devam eder. Öncelik sırası bir erkeğin ki gibi değildir kaldı ki kadına has becerisi ile öyle işlerin üstesinden gelir ki...
Hala esas konuya giremedim, ilginç :) Meselenin çok farklı bir boyutu var çilekcanlar, siz de bilirsiniz. Dul kalan erkeğin ikinci evliliğini yapması durumu. Hah ! İşte ben asıl bundan bahsetmek istiyorum.
Dul erkeğimiz hanımcığını mezara, acısını kalbine gömdü. Döndü evine. Durdu. Durdu. Ne kadar durdu bilemiyorum ama çok uzun değil :) Ben evlenmek istiyorum dedi, hayat tek başına çekilmiyor, bir arkadaş olsa ya şu evin içinde ( Lan evi mok götürüyor, bir sıcak yemeğe hasret kaldım, üstüm başım perişan gibi alt cümleler gizli aslında burda) dedi. Etrafında da onu evlendirmeye meraklı , bir yuva kurmaya vesile olacağı için sevaba girmeye meyilli birileri var. Tanıştırdılar erkeğimizi yeni refika adayı ile. Yeni adayımız belki ilk evliliğini yapacak biridir (ki öyle olsun isterler, neden bilmem) , belki de kendisi de dul kalmış bir hanım. Bu önemli değil. Önemli olan, altını çizmek istediğim nokta her iki durumda da yeni gelecek olan kadının, erkeğimizden yerine getirmesini istediği talepleri.
Annemin bir lafı vardı; ilk eş ayağının çarığı, ikincisi belinin kuşağı , üçüncüsü başının tacı olurmuş derdi. Bu bele kuşak olmak isteyen hanımlar ve belki de başa tac olacak olanlar acaip kadınlardır. Bunların kulaklarına üfüren çok bilmiş büyükleri vardır. Akıl hocaları vardır. Mutasyona mı uğratılmışlardır bilemedim :)
Bütün genellemeler yanlıştır deyip asabımı bozmayın, maksat biraz eğlenmek ... Rol modelimiz Mahmut ve Refika hanım :)
Bakalım, ne istermiş bizim hanım ablamız:
- tapuyu üzerime yapacaksın mahmut
- balgam atmayacaksın mahmut
- çocukların çok sık eve gelmeyecek mahmut
- ne pişirirsem onu yiyeceksin mahmut
- sana gençliğimi diriliğimi veriyorum mahmut beni sinir etmeyeceksin
- balgam atmayacağını söylemiş miydim mahmut ?
- iki burma bilezik alacaksın mahmut
- eski karından bahsetmeyeceksin mahmut
- balgam atacaksan illa mahmut, tuvalete gideceksin mahmut
bitmeeezzz :)
Ben Aslında Efendime Söyleyecektim!
Selam,
Aklıma bir blog adresi olabilecek kelimeler yan yana geldiğinde tahmin edin bakalım neredeydim :)
Çok yazacağım da falan da fıstık da öyle bir hedefim, vaadim, hülyam... yok. Sadece tematik çalıştığım NOSTALJİK TÜRK SİNEMASI bloğumdan farklı olsun, ben de bi iki bilgi kırıntısı atayım sanal tarlaya diye açtım bu bloğu. Biraz acele etmiş olmalıyım ki, EFENDİME SÖYLEYEYİM diye alacağım adresi EFENİME SÖYLEYEYİM diye almışım. Hoş, zaten alamayacakmışım çünkü benden evvel birinin daha aklına, tahmin etmek istemediğim bir yerde gelmiş anlaşılan :))
Olsun. Ha EFENDİM ha EFENİM... İkisi de aynı kapıya çıkıyor değil mi? Efenim?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





