Cuma, Kasım 10, 2017

ANNEANNEMİN KALBİ


Anneannemin Kalbi....



Anneannemin kalbi kocamandı. O kadar ki... nasıl desem masallarda olur hani; hiç bitmeyen bir çorba, hiç boşalmayan bir hazine veya sürekli dolduğu halde taşmayan bir kova gibi... hiç anne sevgisi tatmamış, altı aylık bebeyken anasından ayrılmış bir kırık yürek. Küçücük bir Döndü kız. Nasıl bu kadar sevgi sığdırabildi kalbine nasıl bu kadar sevgi verdi? Sahi nasıl oldu bu?


En iyisi biraz ondan bahsetmek. Sizi anneannemle tanıştırayım o halde.


Anneannemin analığı da, teyzesi imiş. Teyze de olsa, annen değil. Bir öz ablası var, diğer kardeşleri üvey. Ama bahsederken “ablacağuzum, kardeşcağuzum” derdi. Haber izlerken ağlayan, dertlinin derdiyle dertlenen, uzaklara dalan, iç çeken (niye çekerdin ki içini anneanne? Anneni mi özlerdin? Hep öyle düşünürdüm)... Hayatındaki en önemli değer yavruları olan. Çocukları değil... yavruları. Yani; sadece kendi doğurduğu değil... yeğenleri, komşuları, dıdısının dıdısı dahi olan yavruları.


En çok gülleri severdi. Kırmızıları, koyu kırmızıları. Bi keresinde büyük dayıma “Muammer, ben ölürsem mezarıma kırmızı gül dikin emi oğlum” demiş de, dayım “ana sen öl hele bi bakarız” demiş. Bunu kahkaha atarak anlatırdı. Şehirler arası otobüsle, saksıda çiçek taşır, saksı olmazsa bahçedeki güllerden bikaçını budar, gazete kağıdına sarıp öyle getirirdi. Bahçesi, anneannemin eseriydi. Onunla gurur duyardı, uzun süre ayrı kalacaksa, aklı da bahçesinde kalırdı.


Bir fotoğrafı vardır, bahçeye masa konulmuş, gül ağacının dibine oturulmuş, önünde bir bardak çay. Eseri ile gurur duyan ve sevgiyle objektife bakan bir Döndü Hanım. Hikaye şu; gül ağacının dibinde bir bardak çay ile bir fotom olsun! Yalnız bardakta çay yok, kola var! Prodüksiyon yapılmış. Bunu da gülerek anlatırdı.


“Yap, et, getir, götür”... emir kipi Döndü Hanımın konuşma kılavuzunda niyeyse yoktu (çoğumuzda var oysa ki). “Yavrum şunu yapar mısın, yavrum buna bir el atar mısın?” böyleydi.


“Üniformam” adını taktığı bir yamalı şalvarı vardı. Sadece bahçe işlerinde veya kapı önünü süpüreceği zaman giydiği. Düzen, tertip... önemli şeylerdi bunlar, bahçede çer çöp olamaz.


Fotoğraflar. Bunlar da önemliydi. Bütün çocukların, torunların, torbaların, ahirete göçmüşlerin... hepsinin hepsinin fotosu ya duvarda asılıydı, ya vitrine konmuştu veya albümlerde saklıydı. Okuma yazması yoktu ama davetiye biriktirirdi, eski para kolleksiyonu vardı.


Sandık. Sandık da önemli. “Sandık, kızın namusu” imiş. Canım anneannem ya, eski gelenekleri ne de güzel sürdürürdü. Evlendiğimde bana da sandık alınmıştı ama ben koca sandığı bir o o da bir bu oda gezdirmekten bıkıp, 7 yılın sonunda kendisinden kurtulmuştum. Bi nevi namussuzluğu seçmiştim anlayacağınız. Annemle cık cıkladılar. Konuyu dağıtmayayım, onun sandığını karıştırmayı da pek severdim. Bir gün dedi ki “Dilek gel sana hazinemi göstereceğim”. Sandığın başına gittik. İçimden diyorum ki “herhalde anneannemin çil çil altınları, tapuları falan var”. Gele gele önümüze bir bohça çıktı. Açtı. İçinden beyaz pamuklu bir kumaş, havlu, hamam tası, sabun çıktı. “bu nedir?” diye sordum. “Kefenliğim” dedi. Anneannemin birgün öleceği düşüncesi hep içimi acıtmıştır, içim acımıştı. Acı bir tebessümle dinledim onu. “Yavrum, buradan giderken bi tek bunlar lazım olacak” demişti. Dersimi almıştım. Sonradan öğrendim ki, kefenliğini bir başkasına vermiş. Koca yüreklim benim.


Hamamı çok severdi. Ankara'da kaldıkları ev yıkanmak için uygun değildi o yüzden düzenli hamama giderdi. Erbaa'daki evin banyosuna da hamam kurnası yaptırmıştı. İçinde bir de odun atarak yaktığın bir kazan vardı. Hamamı ayağına getirmişti. Buharların arasında beyaz sabun kokusu ve saçlarımı tarayan anneannem. Kendi saçları çok seyrekti. Onları da ben tarardım, sonra da örerdim.


Yelek severdi bir de. Küçükken bana o baktığı için şöyle anlatmıştı; kapının önünü süpürdükten sonra, yeleğini de sirkeler öyle eve girermiş, ben de aynısını yaparmışım. Anneannesi kılıklı ben. Almanya'dayken sık sık el örgüsü yelekler ve kazaklar gönderirdi bana. Yün ve pazen. Aklıma anneannemi düşüren iki şeydir.


Canı yanar, hasta olur, sağı solu ağrır... söylemez. Eski insanlara has o “herşeyi içinde yaşama” huyu onda da vardı. Artık son senelerinde hareketleri de yavaşlayınca, beli ve sırtı çok ağrırdı mesela; “a ha şuncağuzum ağrıyo eğri” derdi. İstanbul'a geldiğinde masaj yatağı tanıtımı yapan ve hergün 20 dakika masaj alabildiğimiz bir yere götürmüştüm onu. “Dileeeek, kemiklerim bile ısındı eğri” demişti. Çok sevmişti. Canım benim. Şu satırları yazarken hepsi bir bir gözümün önüne geliyor. Sevgiyle, özlemle anıyor ve mutlu oluyorum onu düşündükçe.


Bebeklik sesimin kayıtlı olduğu kasedi her dinlediğinde ağlayan, anne babasından ayrı büyüyen gurbet kuşu Dilek'i aklına getirip yeis bağlayan bir kadından bahsediyorum.


Küçükken beni besleyen, uyutan, yıkayan, nazımı çeken, sarıp sarmalayan anneannemi de öldüğünde ben yıkadım. Son kez öptüm onu. Sonra da, o çok ama çok özlediği anneciğinin üzerine defnettik onu. Kavuştular.


Hayatımda bana saf ve sonsuz sevgiyi ne annem ne de babam verdi. İkisinden daha çok beni en fazla o sevdi. Sarılması, sinesinin kokusu, saçımı okşayışı, gönlümü okşayan sözleri... Ne harika bir insandı. Ne mutlu bana, benim biricik anneannemdi. Benimdi.


Seni son nefesime kadar çok seveceğim annanne... Mekanın cennet olsun.

Cuma, Temmuz 21, 2017

Ne garip değil mi?

Düşünsene; sen çocuksun, parkta oyun oynuyorsun, kum havuzunda. Karşındaki saçları iki yandan örgülü kız yüzüne kum atıyor veya tam tersi. Aslında parktan parka gördüğün bu kızla iyi de anlaşıyorsun, o kadar. Bir çocukluk yaşanmışlığı olarak kalıyor bu. Sonra aradan yıllar geçiyor, üniversiteden mezun olmuşsun, iş hayatına atıldın belki, belki bir ev hanımısın... minibüse bindin ve hop... yanına o saçları örgülü kız bindi. Bilmiyorsun. Bilemeyeceksin de. Asla.


Kimlik fotosu çektirdiğin fotoğrafçının yeğeni ile aynı yerde tatil yapıyorsun belki de. Önemli mi, yoo değil ama işte, bilmiyorsun bunu.

Şu an bir film izliyorsun eskilerden diyelim veya absürd olsun biraz... bir şarkı dinliyorsun, atıyorum Alpay'dan "gözleri eski bir deniz mavisiydi"... Şu an şu dakika dünyada seninle aynı anda bu şarkıyı dinleyen veya o filmi izleyen birileri vardır. Neden olmasın. Bilmiyorsun, bilmeyeceksin de. Asla.

Metrobüsde gidiyorsun ve türlü hayallere daldın, belki de şu iki koltuk önde oturan sarı saçlı kızla aynı hayali kuruyorsundur. Nereden bileceksin? Bilemeyeceksin.

Sana tıpa tıp benzeyen bir insan evladı belki şu an dünyanın bir yerinde elinde çantayla yürüyordur ha, ne dersin?

Yine gelelim o park mevzuuna. Orada senden bi kaç yaş büyük çocuklar vardı. İçlerinden biri doktor oldu belki ve sen ona ameliyat oluyormuşsun. Nereden bileceksin.

Belki de balkonu tıpa tıp senin balkonuna benzeyen birileri de vardır.

Resim yaparken aynı resmi aynı renklerle yapan birileri?

Başka bir ülkede aynı anda seninle denize şişe atan birileri?

Aynı anda çocuğuna "atlet giy" diyen kaç anne vardır acaba Türkiye'de?

Küçükken düşünürdüm; ben şu an yatağa girdim uyuyacağım... ama şu an suç işleyen birileri, cinayet işleyen, işkenceye uğrayan birileri, kaçırılan... var. Ya da şu an uyumak için gökyüzüne bakan birileri? Hayatı hep kendi dar çevremizden ibaret sanıyoruz ya.

Yanından geçip giden omuzları çökmüş kambur yürüyen adam... o lisede çok hoşlandığın çocuk olabilir mi mesela? Sessizce de geçti öyle yanından.

Aklımda deli sorular :)


Perşembe, Temmuz 20, 2017

Harun Kolçak'ın ardından

 

Hayatta ki en önemli gerçek bir gün ölecek olmamızken... Ben en yakınlarımın ölümüne şahitlik etmişken... ve nice sevdiğim insan bir bir öte aleme göçmüşken... her aldığım ölüm haberinin beni şaşırtması... bir anlık bir akıl tutulması hali. Ardından gelen bir acıma hissi ve üzüntü.

Bu sabah öğrendim Harun Kolçak'ı kaybetmişiz. Şu bahsettiğim dumur hali... Birebir tanışmadım ama artık günümüzde biliyorsunuz sosyal medya diye bir gerçek var. Ben ilk gençlik zamanlarımdan beri Harun Kolçak'ı severek dinleyen birisiyim. Son 2-3 yıldır da sosyal medyadan takip ediyordum kendisini. Hastalık süreci, hayata bakışı, pozitifliği, naifliği, hastalığı ile savaşı, hayvan sevgisi, vejeteryanlığı... Hepsine uzaktan şahit oldum. Uzun bir zaman sanki yakın bir arkadaşımın hayatına tanıklık ediyormuş gibiydi. Yakınımdaydı işte... ve artık yok.

Erkek vokal sesi olarak beni etkileyen 2 kişi var Türkiye'de. Birisi Coşkun Demir diğeri Harun Kolçak. Nice vokal geldi geçti ama Kolçak'ın sesine benzeyen bir ses duymadım ben. O ne güzel bir sesdi Allahım. Aynı şarkıyı başkası söyleyince bu tadı almıyorsun ille de onun sesiyle güzel o şarkı.

Nostaljik Türk sinemasına düşkünlüğümden, Eşref Kolçak'ın oğlu olmasından zaten ayrı ilgimi çekerdi ve ilk albümü Beni Affet'i (1991) o dönem edinmiştim. Bütün şarkılarını ezbere bilirdim. Sonrasında gerisi geldi ve hayatımın her döneminde sevdiğim Harun Kolçak şarkıları hep oldu. Hareketli şarkılarından ziyade ben Harun Kolçak'ın sesini yavaş şarkılarda daha bir severdim. Şarkıları o söylüyor diye severdim. Eminim.



Kendime şarkılarından bir demet yapacak olsam;

Sözümü Geri Aldım

Sokul Bana

Zorundayım

Bile Bile

İstersen

Yanımda Kal

Korkuyorum

Elimde Değil

Kal Benimle

Haketmedim Ayrılığı

Harun Kolçak benim gözümde nev-i şahsına münhasır bir kişilikti. Sesi de herkesinkinden ayrıydı, benzersizdi. Ben büyürken bana şarkıları ile eşlik etti, beni mutlu etti. Bende bu güzel duyguları uyandıran bu güzel adamı Allah'a emanet ediyorum, rabbim merhameti ile  muamele etsin. Güzel bir yürektin sen Harun Kolçak. Yolun açık olsun ötede.


Cuma, Mayıs 05, 2017

Gülümse... Bugün Hıdırellez






Gül ağacı değileeeeem, her gelene eğileeeem
Çek elini elimdeeen, ben sevgilen değileeem


Eveeet doğru tahmin; ben yine şarkı söylüyorum :) Bu gece hıdırellez ve hıdırellez benim zihnimde gül ağacı ile canlanıyor. Gül ağacı derken aklıma tabi ki bu şarkı geldi, merak edenlere söyleyeyim; Nesrin Sipahi'den dinliyorum şu an.

Çocukluğumda hıdırellez akşamları mahallede ateş yakılır, mahallenin gençleri ve çocukları üzerinden atlardı. Ben hiç atlamadım, balkondan izlerdim bu şöleni. Cesaret edemezdim.

Hıdırellezde bizim aksiyonumuz annemin teşviki ile küçük bir kağıda dileklerimizi yazıp, o kağıtları katlayıp, su dolu bir kaseye atmak ve kaseyi de gülün dibine bırakmaktı. Ben ne dilerdim inanın hiç hatırlamıyorum ama her hıdırellezde rahmetli kardeşimin dileğini gülümseyerek anıyorum.

Bu öyle bir dilek ki... 2.sınıfa giden küçük bir kara gözlü çocuğun masum... bir o kadar sevgi dolu dileği. Annem dileklerinizi yazın dedikten sonra, gece kalkıp kardeşimin kağıda ne yazdığını okumuştum: Allahım, Alev beni bir kere öpsün.

Tatlım benim. Ümit 2.sınıf olduğuna göre ben de orta 1 öğrencisiydim. Ne hain bir ablaymışım ki, kardeşimin mahremine girip kağıdı okumuş sonra da anneme yetiştirmiştim. Annem de çok gülmüştü. Ümit utanmıştı. Ah hain ben. Şimdi olsa yapar mıydım? Ama çocuktum. Çocuk hainliği de bir başka oluyor bilirsiniz.

Aradan neredeyse 35 yıl geçti. O su içinden çıkan, minicik katlanmış kağıttaki cümlecik hala gözümün önünde. Nur içinde yat canım benim. Seni sevgi ve özlemle andım bugün de.





Bu hıdırellezde ben de yıllar sonra kağıda dileklerimi yazacağım. Gülüm yok. Balkonumda güzel bir sardunyam var. Onun dibine bırakacağım dileklerimi. 

Sevgiyle.

Pazar, Mart 26, 2017

Ey Yükselen Yeni Nesil!!!

Şu sosyal medya hayatımıza girdiğinden beri, belleklerimize de bir sürü beylik laf kaydeder olduk. Hiç kitap okumayan bir kimse bile, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Mevlana, Einstein, Osho (!), Charlie Chaplin,  Hz. Muhammed'den sürüsüyle alıntı yapıyor, konuşmalarında kullanıyor. Ne güzel iş değil mi, herşeyden azıcık azıcık biliyorsun... En azından kulak aşinalığı. Ünlü köşe yazarlarının lafı gediğine koyan yazıları da veya o yazılardaki damar cümleler bu sanal alemde bir o yana bir bu yana yalpalaya yalpalaya gidiyor. Aslında durum çok sevdiğim Ali Desidero şarkısında şu sözlerle özetlenmiş;

Luther diyor kız, Machiavelli hııı... Şampiyon biziz diyor Ali, attığımız gollerden belli!


Tam da bu. Birşeyler duymuş, öğrenmiş belli ama ne öğrendiğine dair fikri yok.  

Sosyal medya sayesinde hiç duymadığım, hiç bilmediğim yığınla şey öğrendim. Bazısının peşine düştüm; ilgimi çekenlerin; kendimi o konuda geliştirdim. İnternet sonsuz bir derya gibi. İyi de, o bilgi bombardımanında payımıza düşenleri tabiri caizse koca bir köfteyi çiğnemeden yutmak gibi happur huppur götürüyoruz sonra midemiz ağrıyor. 

Ey yükselen yeni nesil! Mideni ağrıtmadan in ulan aşağı... bir titre kendine gel. Doldur kendini bilgi ile, görgü ile... Ayar verme, yürüme, polim yapma, yaygara koparma, sakin ol. Bilgiyi içselleştir, kendine mal et. Sabun köpüğünün görüntüsü çok güzel ama puf diye yok oluyor.

Galiba bugün biraz ayar günümdeyim :)

Orhan babayı dinlemeye devam edeyim ben en iyisi; Mevsim bahar oluncaaaağğğ...

Muhabbetle....

Pazar, Mart 19, 2017

Uçuşan düşüncelerim

Selam ahali... Uzun zamandır yazmıyorum evet.. çünkü eskisi kadar kendime ayıracak zamanım yok maalesef. Ama yazmayı evet çok özlüyorum. Yolda yürürken düşünceler adeta hücüm ediyor beynime hemen kayda almalıyım bunu diyorum ama işte...

Şu an kulaklığımda Ajda Pekkan "Gözün aydın olan oldu"yu söylüyor. Ajda Pekkan. Çok severim. Çocukluğumun gençliğimin şahidi şarkıların sahibi.

Gelelim uçuşan düşüncelerime.

Artık sabahları saat 06:30 da evden çıkıyorum. Her gün aynı saatte yoldayım, sadece ben değil... benim gibi bir sürü insan o saatte yolda. Cumartesiler hariç. Cumartesi günü İstanbul'da çalışan tek kişi benim. Eminim.

Yolumun üzerinde bir börekçi var, tam otobüs durağının yanında. O börekçi de o saatte açık oluyor, müşterileri var. Bir kadın dikkatimi çekti bir sabah. Saçları permalı olmalı çünkü böyle bir kıvırcık yok, işin garibi hala perma yaptıran mı var! İlginç. Dikkatimi çekmesinin sebebi permalı saçları değil... erkeksi yüzü ve o börekçide ayakta durup kaşlarını bitiştirerek çay içişi. Çay sıcak ya, bardağı dudağına yanaştırırken böyle temkinli bir hal takınıyor...İşte o hali takınırken de kaşlar Küçük Emrah bakışına dönüşüyor. Bütün bunlara durağa yanaşmam, börekçinin önünden geçmem ve kadını süzüşüm dahil toplam 10 saniye ayırdığımı düşünün. Her sabah tekrarlanıyor bu. İlk sabah çay içişi, ikinci sabah etek giyişi ve ayağındaki çizmeler, üçüncü sabah otobüsü bekleyişi... böyle böyle bir sürü 10 saniye toplandı dakikalar etti ve bir sabah ansızın şöyle düşünürken buldum kendimi; bu kesin babasına benziyor olmalı. Sonra babayı hayal etmeye çalıştım, aynı erkeksi hatlar ama saçlar kısa, bıyık yok! Evli değildir bence... Bankacı mı acaba? Taksim otobüsünü bekliyor olsa gerek, Eminönü'nü değil. Bana da noluıyorsa. İyi ki erkek değilim. İnsan böyle böyle mi sapık oluyor acaba :)) İyi ki düşüncelerimiz okunmyor. Düşünsene hiç tanımadığın birinin senin hakkında  roman olmasa dahi bir paragraf dolusu düşüncesi var. Çok ilginç değil mi sizce de?

Şarkım değişti bu arada; Ferdi Özbeğen söylüyor "Bir gülü sevdim bir onu sevdim"....

Geçtiğimiz hafta kafa yorduğum bir diğer şey de oyuncu Engin Öztürk'ün kaybettiği ablasının tabutu başındaki donuk bakışlı fotoğrafı oldu. Boşluğa dikilmiş, acıdan kızaran gözler. Orada olan bir beden ama orada olmayan bir ruh. Biliyorum bu duyguyu, biliyorum bu acıyı dedim. Fotoğrafa uzun uzun baktım ve 11 sene önceki halime gittim bir an. Tabutun başında ben, içinde canım kardeşim. Canım benim... canım canım... sana seni çok sevdiğimi söylemiş miydim canım? Sana sıkı sıkı sarılmak istiyorum  canım... Gitme canım benim, ben şimdi ne yapacağım?

Eve dönüş yolum bir saat sürüyor. Geçende obez bir hanım çift katlıda sol en ön koltuğa kuruldu. Yanına oturacak yer kalmadı zaten. Ben de sağ en ön koltuktayım. Telefonun kulaklığını taktı ve tüm yol boyunca telefonla konuştu. Ben indiğimde hala konuşuyordu. İnsanların dostlarının, ailesinin, arkadaşlarının olması çok güzel birşey diye düşündüm. Konuşacak ne çok şey varmış aslında. Benim de çok sevdklerim var ama bir saat kesintisiz konuşacak kadar konu bulamıyorum. Niye ki dedim. Üzüldüm buna ciddi ciddi.

Yol uzun ya, alıcılar açık bende tabi. Ya görüyorum, ya duyuyorum. Hiçbirşey yapmasam yorum yapıyorum. Dün yanıma oturan arap abla android telefonundan düğün izledi. Ben de kitap okumaya çalıştım. Arada kitabımı kapatıp sol gözümle düğüne baktım :))) Sonra artık aklıma otobüste kitabı rahat nasıl da okumaya başladığım geldi. Hünkar abim dediydi ki, iki sayfa oku kapa, dinlen... tekrar okumaya başla. Bu ritme git gide alışacaksın. Büyük sözü dinlemek iyi birşey aslında. Teşekkürler Hünkar abi :)

İşyerinde çalışanları gözlemlemek. Kurumsal bir hastanede çalışıyorum, burası plaza insanıyla dolu bebeğim. Hep boktan bulmuşumdur  bunu. Aslında düzeltmem lazım; plaza insanı gibi davranan ama deşince bazılarının içinden normal insan çıkanlar da var. Ama çıkmayanlar çoğunlukta. Yüksek yerlerden insan tanımak, yöneticilere yakın olmak, ekip halinde gezmek. Bir de bulunduğu görevi büyütenler. Siz'den Sen'e geçen hemen hani... Canım sakin ol, bi bok değilsin. Bu tip insanları oldum olası sevmedim, sevemem de.

Neyse sıkıldım yahu... Edip Akbayram'la kapatıyorum yazımı "Değmen benim gamlı yaslı gönlüme"... Hoşkalın.....


Salı, Şubat 14, 2017

Bu Bir Sevgililer Günü Anısıdır

Hayatımda hiç kutlamadığım bir gün olmasının yanı sıra 100 metre deparda rekor kırdığım günle aynı gündür. Lise yıllarımda öğrendim böyle bir günün kutlandığını. Şeker şebelek hediyelerden ibaretti, halen de öyle.

Bir 14 şubat günüydü. Seneee... O ana dek sevgilinin s'si, manitanın m'si ya da adı her ne ise o (!) ondan bende yok. O anda da olmadı zaten. Böyle güzel kızın yanındaki çirkin kız şeklinde hayatımı; "Ömrüm seni platonik sevmekle nihayet bulacak" şarkısını terennüm ede ede geçiriyorum. Çok yakın bir arkadaşım var. Lise ikideyiz. Onun bir çıktığı var. Okumuyor, dışardan bir serseri o zamanın tabiri ile. Bu özel ve anlamlı günde bu çocukceğiz, benim arkadaşıma üzerinde "I Love You" yazan bir anahtarlık hediye ediyor. Romantizm şu bu beklerken de, kıza ondan ayrılmak istediğini belirtiyor. O gün ! Dallama işte.

Ben ve arkadaşım bir üçüncü arkadaşımızın evinde alıyoruz soluğu. Teselli ameliyatı yapacağız. Evin yanında bir inşaat var. O anahtarlığı da o sinirle inşaata atıyor.

Zaten biz üç kankiyiz. Teselliye başladık. Arkadaşımın morali düzeldi. Yedik içtik , ayrılık zamanı geldi çattı. Çıktık , evin sahibi arkadaşımız da pencereden bize el sallayacak. İnşaatın önüne gelince, az evvel attığı anahtarlığı almak istediğini söyledi bizimki. "Peki" dedim, "al, ben seni bekliyorum."

Yalnız bir ibare var kapıda "dikkat köpek var" yazıyor. Ama ortada köpek falan yok. İndi merdivenlerden bizimki. Camdaki arkadaşın anlamsız hareketler yaptığını görüyorum bu arada. Çırpınıyor resmen. Anlam da veremiyorum. Kız nerdeyse merdivenin son basamağına gelmiş, anahtarlık bakınıyor. Derken.... bir zincir sesi duyuyoruz. Böyle çizgi filmlerde olur ya hani makarasından boşalmış bir zincir sesi. Noluyo acaba diye aptal aptal bakınırken, iri bir köpekle yüz yüze geliyor arkadaş, o aşağıda ben yukarıda... Tabana kuvvet bir koşmaya başlıyoruz. Bir koşuyoruz... bir koşuyoruz... Benden geride olan arkadaşımın birden önüme geçtiğini, tabanlarının kıçına değdiğini görüyorum. Koşuyoruz bir epey. Biz koştukça sanki zincir sesi de devam ediyor. Zincir sesi, köpek havlaması birbirine karışıyor artık.

Yeterince koştuğumuza kanaat getirip kendimizi yol kenarına atıyoruz. Gözümün önünde tek bir görüntü : Kıça değen tabanlar! İkimizin de dil dışarda, nefes nefeseyiz, ama ben makaraları koy verdim gül babam gül... durmama imkan yok. Arkadaş da şokta... hızlı hızlı nefes alıyor... Elinde tuttuğu anahtarlığa takılıyor gözüm. Gülmeye devam ediyor, iyi ki benim sevgilim yok diyorum.

Ekşi Sözlük'teki bir yazımdan...

Pazar, Şubat 12, 2017

Aksiyon mu? Toplu taşımaya bin dostum!

Uzun seneler işe yürüyerek giden biri olarak toplu taşımadan ve kültüründen epey uzak kaldım. Arada geçen yıllarda, ki yedi uzun yıldan bahsediyoruz, değişen tek şey; o hengameye, o itiş kakışa, o dip dibe olmalara, o birbirine tahammülsüzlüğe, o diğerinin hakkını görmezden gelmeye, o nefes nefesiliğe eklenen tek şey; cep telefonu ile ilgilenmek olmuş.

Bu yazımda da sizlere otobüs, minibüs ve metrobüste şahit olduklarımdan bahsetmeye çalışacağım.




İnsanlar sırt sırta yaslanmış giderken; mücadele verdikleri şey bir yere tutunmak değil, cebinden telefonunu çıkarıp sanal dünyada sörfe dalmak. Gözlemlediğim o ki, minibüs şoföründen tut, minibüs, otobüs ve metrobüs yolcusunun tamamına yakınının sosyal medya hesabı var, herkes birbiri ile etkileşimde. Eskiden yabancıların yanında özelimizi konuşmaya çekinirken, kız kulaklığını takmış karşısındaki ile "whatsappa en son ne zaman girdin, çevrimiçi olmuşsun kime yazdın" muhabbetini rahatlıkla yapıyor.  Şoför efendi ara sıra messenger uygulamasını dahi açıyor, sonra hoop bir viraj alıyor, trafikteki muhatabına "be geviş getiren heyvon... heyvonogliheyvon" diyerek gaza birkez daha yükleniyor.

Otobüsler... Otobüsler fena değil dostlarım. Hele ki çift katlılar. Benim bindiğim saatlerde bu otobüslerde ayakta yolcu pek olmadığından, otobüsü gayet hoş, naif ve nostaljik bir seyahat aracı olarak değerlendiriyorum. Tercihim en üst katta, sağda cam kenarındaki en ön koltuk. Eğer oraya oturabilmişsem ben de alıyorum telefonumu elime, yol boyu kah nete takılıyorum kah yol durumunu gözlemliyorum.  Sosyal medyada incilerimi paylaşıyorum bittabi. Bir de İETT'nin mobil uygulamasını indirdim, neredeyiz, hangi duraktayız, kaç durak kaldı bunlara bakıyorum. Otobüs içindeki ekranlar nedense kapalı oluyor. 


Otobüste insanlar birbiri ile sohbet edebiliyorlar. Kiminle yan yana düştüğüne bağlı aslında. Dün misal 5-6 kadın bindi (tahminimce gündelikçi idi bunlar) ev hayatına dair, yola dair, çocuğun askerliğine dair, yemin törenlerine gitmek için önceden kimlik belirtmek zorunda olmaya dair bir sürü şey dinledim. Yo dostum, özellikle dinlemedim, kusura bakmayın ama benim de duyabilen bir kulağım var. Hele o "whatsappda son çevrimiçi gözükme" muhabbetine dalan kız kendini en son şöyle savunuyordu "en son senle konuştum, sonra falanca bayana şunu şunu yazmışım... senden habersiz yapar mıyım hiç... sen neden bana böyle yapıyorsun!". Bir de bu muhitin eskisi yolcular var, ilk yolculuklarımda onlarla da "aşağı yukarı ne kadar sürer bu yol" minvalinde konuşmalar yapmıştım. "En az 2 saat" cevabını aldıktan sonra bir daha muhabbet etmemeye karar verdim. Sinirlerim bozulmasın. 


Benim nete takılma maceram otobüsten inip, metrobüse bindiğimde bitmiş oluyor. Otobüste sakin sakin, dura kalka gittiğimiz o yolun devamını birden ışık hızıyla geçebilmenin keyfini çıkarıyorum diyebilirim. Avcılardan biniyorum ve varacağım durağa kadar "iyi ki fazladan akbil bastım da şu geri kalan trafiğe takılmadan geçebiliyorum, çok şükür yarabbül alemin" diyerek kendime bir aferin veriyorum. Bu bir züğürt tesellisi değil dostlarım, evde bekleyen yavrularına bir an önce kavuşmak isteyen bir annenin göz yaşartan çabası... Dakikalarla yarışıyorum. 

Metrobüs yolcusu çok açıkgöz. Böyle idmanlılar var; araca biner binmez yılan gibi kıvrıla kıvrıla gidip boş koltuğa mabadını hop diye yerleştirebiliyor. Bir anneye şahit oldum dün, çocuğunu ittirerek "arkadaki koltuklara geç çabuk, koş koş..." diyen. Yalnız beni hem duygulandıran hem de şaşırtan bir şeye şahit oldum; Avcılar metrobüs durağında insanlar (sabah saat 8 seferinde) aracın kapı önlerinde tek sıraya girmiş halde bekliyorlardı. Hani Japonların yaptığı gibi. Bunu herhangi başka bir durakta görmedim. Hala umut var bu millete dedim. Hala birbirine saygı duyabilenlerin olması çok hoşuma gitti. 

Ben metrobüsle 15 dakika seyahat ettiğim için oturmuşum, ayakta gitmişim hiç mühim değil. Yol boyunca bir sağıma bakıyorum bir soluma. İki yanımda sıkışık bir trafik ve bu yavaşlığın içinde su gibi akıp giden metrobüs. Sonra aklıma "Ya metrobüslerden biri kaza yapar da şerit kapanırsa" diye nahoş bir senaryo geliyor. "Vay haline Çileğim" diyorum... kışkışlıyorum bu düşünceleri aklımdan. 

Ve minibüs. Dostum, hayatında aksiyon olmasını istiyorsan ömründe bir kere olsun Esenyurt minibüsüne binmelisin. Ciddiyim. Şerit ihlali yapa yapa gitmeler, o minibüs şoförünün nameleri. o öndeki aracın kıçına değdi değmeler. Yüklüce eşya ile minibüse binmeye hazırlanan yolcuyu beğenmeyip (ki kapıyı yüzüne kapadı), az ileride yanlış yerde bekleyen iki hanım yolcuyu ücret almadan sevabına başka durağa bırakmalar... "beni falanca durakta neden uyarmadın" diyen yolcuya "ama ablacım ben o türküyü söylemişem sen duymamışsan... örnektepe dedim, kiptaş dedim, sağlık ocağı dedim... tüm bu türküleri söyledim sen duymamışsan suç ben de mi" demeler... "can taşıyorsun be, yazıktır günahtır" diyen yolcuya "abicim sakin... sakin sen neden kendini yırtıyorsun" demeler. "öldürecekmisin bizi be adam" deyince "ehooov hemen de kendini tabuta koydun yav"... Bu fasıl bitince bir de minibüs şoförlerinin kendi kendine konuşma huyları var, hiç sekmez. Bu hatta da aynıymış; "E tabi suç bende... niye gidiyorsun ki şerit ihlali yapa yapa... git sıradan, bunları beş saatte götür de görsünler"....

Hasılı, İstanbul trafiğine katlanmak zorunda olan kimse için Çilek der ki... Otobüs candır, metrobüs canan... Minibüs ise kaynana! 

Herkese güzel bir pazar günü diliyorum... Muhabbetle :)


Perşembe, Ocak 26, 2017

Ümit... Ümitlenmek... Ümitsizlik


Şimdi aramızda olmaması bir kardeşim olduğu gerçeğini sonsuza kadar değiştirmeyecek. Bir zamanlar benim de bir kardeşim vardı, adı Ümit'ti.

Ümit, hayatımın yirmi altı yılına eşlik etti. Bugün onun  doğum günü. 

Doğum günü... doğduğu gün.

Evet. Babam beni yuvadan aldı, opel cadet arabımıza bindik. Üzerimde lacivert, kapşonu ponponlu mantom vardı. Kapşonumu çıkarmadan arabada otururken, babam karlı Berlin yollarında bana birşey söylemeden arabasını sürüyordu. Yuvadan neden erken alındığımı bilmiyordum.

Sonra bir hastaneye geldik. Yengem bizden önce gelmişti onu gördüm. Beni açılır kapanır camlı bir kapının önüne sürükledi biri. Muhtemelen yengem. Camın öte tarafında, bir yataklı arabanın içinde ellerini yumruk yapmış, mavi kol bantı takılmış minik bir bebek gösterdiler bana. "Dilek bak bu kardeşin" dedi bir ses. Ikınıp sıkınan küçücük bir canlı. Ümit'i ilk görüşüm olmuştu.

Öncesinde; bir akşam üstü annem elinde bir kutu ile gelmiş "bunu sana kardeşin gönderdi" demişti. Kutudan kahverengi bir çift panduf çıkmıştı. Kendisi gelmeden, hediyeleri gelmişti kardeşimin.

Ve Ümit aramıza katıldı. Ben Dilek'tim, dilenen. O da Ümit'ti, ümit edilen. Hatırlıyorum, kulağına ezan okuyan hocayı. İzettin Ümit! demiş. İzettin ne alaka, hala çözmüş değilim ama sahne gözümün önünde. Sonraları onu sinirlendirmek için ona "İzettin!!!. tin tin tin" derdim. Aramız tamı tamına beş yaştı, ikimiz de kış çocuğuyduk.

Zaman geçiyordu, bu küçük adam büyüyordu. İlk adımlarını atışına da ben şahit oldum. Kardeşim yürüyordu artık, ne mutlu olmuştum.O kadar yaramaz bir çocuktu ki. Her yeri, her şeyi karıştırmayı, odamın altını üstüne getirmeye bayılırdı. Okuldan gelip de , odamı dağınık vaziyette gördükçe isyan ederdim. Evde takla atmayı, kafası üstü durmayı çok severdim. O da etrafımda dolanır dururdu. bir keresinde o haldeyken gözüme çatal batırmıştı. 

Anneannem, Ümit'e pazenden üzeri yeşil ördekli bir pijama diktirip göndermişti. Sürekli kıçından düşüp dururdu. Hafızama, annemin elektrikli süpürgeyi aniden  kapatışı ve Ümit'i pijamasının iki tarafından tutup havaya kaldırışı kazınmış. Nasıl da hoşuna gitmişti bücürün, havalandığında müthiş mutlu olmuştu. 

Bana hiç "Abla" demedi. Hep "Dilek" oldum onun için. Arkamdan "diyek, diyek" diye dolanırdı. Sayesinde bir keresinde kolumu, bir keresinde dişimi kırmışlığım var. Kolumu yakmışlığım da var. Yaramazlığına beni de ortak ederdi anlayacağınız.

İki kardeş, çocukken en çok sevdiğimiz şey çikolata yemekti. Sandalyelerden araba yapar, üzerine battaniye kapatır, kendimizi uzayda zannederdik. Ben sırtı üstü uzanır, onu da ayaklarımla havaya kaldırır, sırtıma alır, omzuma alır gezdirirdim. Şarkı söyler, yakalamaca, saklambaç, yatakta zıplamaca oynardık. Çok eğlenirdik. Onu uzaktan gıdıklamaca oyunu yapardım, huylanır, sanki gerçekten onu gıdıklıyormuş gibi kıkırdardı. Evde yalnız kaldığımız bir gece, yatakta yanına yatmıştım. Bana sıkı sıkı sarılmıştı. Korkuyordum ben de ama ablaydım, ona belli etmemiştim. 

Ümit hep yaramaz bir çocuk oldu. Para harcamayı çok severdi, harçlığını hemen bitirirdi. Ders çalıştığını, kitap okuduğunu hiç görmezdim ama müthiş bir genel kültürü vardı. İnce düşünceli, kibar, kendine özen gösteren, espirili, girişken, girişimci bir genç adam oldu ileri ki yaşlarında.

Saçlarını çok severdim. Canım benim... 

Ve şimdi... Şimdi Ümit çok uzaklarda. Bedenen yok ama kalbimin ta en derininde. Geriye doğru bakınca, yirmi altı yılda beni bir kez olsun kırmadığına şahitlik edebilirim. Beni kızdırdığı çok olmuştur ama kırdığı hiç olmamıştır. Tek pişmanlığım; ona "seni çok seviyorum" dememiş olmak. Sarılırdım, öperdim, koklardım ama "seni seviyorum" hiç demezdim. Son görüşümde de onu öptüm öptüm, kokladım, sarıldım. Zaman orada donsun istedim. O "zaman" donmadı... geçti gitti. 

Anılarımız çok tabi. Hafızam çok iyidir, sayfalarca yazabilirim. Ama farkettim ki, bazen anılar da acıtıyor. Bu yazıyı onu gülümseyerek anmak için kaleme almıştım ama sonunu getiremeyeceğim. Benim nezdimde kardeşim iyi bir insandı. İyi bir insan olarak vefat etti. Sadece benim hayatıma değil, arkadaşlarının dostlarının da hayatına dokundu elbet ve kimbilir ne anılar bıraktı. Rabbim kimseye evlat acısı, kardeş acısı tattırmasın, temennimiz duamız bu ama işte, hepimiz birilerinin evladı, kardeşiyiz... Hak vaki oldu mu, diyecek birşey yok. Mesele, sabretmek. 
.
.
.Kalbimin kapanmayan yarasısın sen Ümit. Seni seviyorum. Doğum günün kutlu olsun.



Cuma, Ocak 20, 2017

Koku

Nasıl ki şarkılar alır insanı farklı zamanlara götürür; koku da aynen böyledir.

Koku, insanı geçmiş alemlere ışınlar, geleceğe değil. Bu yüzdendir koku hafızası denir. 

Benim için koku çok önemlidir. Güzel kokuyu herkes sever ama ben mazisi olan kokuları bir ayrı severim. Hiç olmadık yerde karşıma çıkıp, beni o zamana götürmesini severim. Severim... çünkü çocukluğumu özlerim.

Kokunun iyileştirici gücüne inanırım ben. Koku insanı dinginleştirebilir, rahatlatır, mutlu hissettirir. Ayrıca kışkırtabilir de. Bu, kokunun sana ne çağrıştırdığı ile ilgili sanırım. 

Babacığımın son giydiği gömleği, kardeşimin tavsiyesi ile bir poşede koyup muhafaza ettim. Bana bu öğüdü verirken "ne zaman özlersen, alır koklarsın" demişti. Hakikatten de dediği gibi oldu. On bir yıl oldu babamı kaybedeli. Özlemden dellendiğim zamanlarda ve bazen de alakasız bir anda elimin altına geçtiğinde alıyorum gömleği, yüzümü içine gömüyorum kokluyor, kokluyor... içime çeke çeke, tüm iliklerime kadar çekiyorum kokusunu. Öyle de güzel ki.

Hz. Yakup ne diyordu? "Bana bunak demezseniz, şüphesiz ki ben Yusuf'un kokusunu alıyorum" (Yusuf 94). 

Sonrasında Hz. Yakup'a Yusuf'un gömleğini veriyorlar ve onu yüzüne sürdüğünde, görmeyen gözleri açılıyor.

Babamın çok uzaklarda olduğu bir zamanda, ateşten sayıklarken, baba yarısı amcamın odaya girmesi ile burnuma babamın kokusunun gelmesini ve gözlerimi açışımı asla unutamam. 

Baba kokusu, ana kokusu, evlat kokusu bunlar en güçlü kokular elbette. Bunların dışında daha ne kokular var. Mesela bakkal kokusu. O deterjan, lokum, ekmek, bisküvi ile karışık koku bir tek orada var. Herhangi bir markette yok. Oysa ki bu saydıklarım orada da mevcut.

Anneanne evi kokusu. Beyaz sabun ve sütlaç karışımı birşey.

Elektrikli süpürgenin filtre kokusu. Çocukluğumda sıklıkla gittiğimiz ciciannemin evinin kokusu. Herhalde hep evi süpürmesinden sonraya denk geliyorduk, nasılsa öyle bir bağ kurmuşum. Bugün bile kendi evimi süpürdüğümde ciciannem gelir aklıma.

Wild Love parfümü ve annem. Hala üretiliyor mu bilmem ama annemde o kadar güzel dururdu ki bu koku. Ha keza Old Spice da babamla özdeşleşmiştir bende.

Çürümüş yumurta kokusu ve seksenli yılların Haliç'i aynı kokudur benim için. 

Bir de sevgilinin kokusu meselesi var. Zamanında sevgili iken, zat-ı muhteremden kadife gömleğini istemiştim. Gömleği yastığımın üzerine serer öyle uykuya dalardım. Güzeldi. Naifdi. Huzurluydu.

Yağmur sonrası toprak kokusu.

Kar kokusu.

Vanilya kokusu ve oyuncak bebeklerim.

Islak talaşla bastırılmaya çalışılan toz kokusu ve 60 kişilik ilkokul sınıfımız.

Domates badem kokusu ve sokakta atlı arabayla gezen zerzevatçılar. Balkondan sarkıttığımız sepet gelir aklıma. 

Sobadan defterimin üzerine damlayan kurumun kokusu, ilkokul günlerim.

Kışın dışarıda kurutulan çarşafımın buram buram is kokusu. 

Rutubet ve sefilliğin kokusu. 

Kimimiz için ortak anılar kimimiz için çok özel kokular. Ne yaşadıysan o. Ne yaşatıldıysan o. Çok şükür ki bana çok acı şeyleri hatırlatan kokular yok denecek kadar az. 

Selam olsun. 

Pazar, Ocak 15, 2017

Hayatımdaki fon müziği

Kulağımda Zeki Müren... 
Gitme sana muhtacım
Gözümde nursun başımda tacım, muhtacım
Beni öldür öyle git
Yaşamak için senin sevgine muhtacım

Zeki Müren'i bir ayrı severim, bilhassa bu şarkının olduğu albümü çok severim. Seksenlerin ortasıydı; babamın kuaför salonu vardı ve iş yaparken mutlaka müzik açılırdı dükkanda. O zamanlardan en sık hatırladığım Zeki Müren, Selami Şahin, Samime Sanay, İbrahim Tatlıses kasetleri. 
Annem de mutlaka sabahları radyoyu açar, bulaşık yıkarken, yemek yaparken müzik dinlerdi.
O zamanlardan kalma bir alışkanlık olsa gerek. Ben de yolda yürürken, iş yaparken, saçlarıma fön tutarken, bebeğimi uyuturken, keyifliyken şarkı söyler veya mırıldanırım.

Hayatımın her döneminde müzik oldu. Türk sanat müziği, halk müziği, pop, arabesk, protest, yabancı müzik hepsinden ayrı keyif alıyorum. 

Filmlerde, sahnenin gücünü arttırmak için kullanılan fon müziklerinden çok etkilenirdim küçükken. Öyle ki bir defasında başrolünü Ayşecik ve Cüneyt Arkın'ın oynadığı "Sevgili Babam" filminde kullanılan "Zalimin zulmü varsa, sevenin Allah'ı var" şarkısı bende apayarı bir yer etmişti. Hiç unutmam, Kamuran Akkor'un seslendirdiği bu şarkı çocuk benliğimde sanki cefa içinde bir çocukluk geçirmişim, dünyanın yükünü çekmişim, kahır mektubunun ucunuı yakmışım gibi bir etki bırakmıştı. Kendime şöyle bir söz vermiştim; hayatımın en dramatik anında bu şarkıyı hatırlayacak, onu o dramatik ana fon müziği olarak döşeyecektim. Yaşım henüz yediydi.

Yedi yaşında yaşadığım ilk dramatik an, matematik sınavından 1 almak oldu. Sıkıntıdan ve utançtan kızarmış şekilde, boğazımın düğümlendiğini hissediyordum. O anda nasılsa aklıma fon müziğim geldi. Tam da bu ana uygun gibi gelmişti. Zihnimden şarkıyı çalmaya başladım. Sonuç; defol git başımdan lanet şarkı hissiyatı.

Vazgeçmedim. Geçemedim. O şarkılar öyle bir yapıştı ki yakama, her duruma uygun şarkı türetmeye başladım. Yağmur mu yağıyor, içinde yağmur geçen bir şarkı, kahve mi yapacağım "sürüverin cezveler kaynasın", mutfakta lavabo mu ovuyorum "bin cefalar etsen almam üstüme"... hop bir bakıyorum şarkı söylemeye başlamışım.

Şimdilerde kimselerin duyup bilmediği mesela Deniz Arcak'ın "Seni gidi vurdumduymaz şam şeytanı, çıldırtırsın sen insanı" şarkısı

Sevda Karaca'nın "Tanımazsın beni, aradan çok yıllar geçti" şarkısı

Hakan Peker'in "Barda durur barmen mini, şişe elinde" gibi tuhaf şarkılarını halen anlamsız ve nedensiz bir biçimde seslendirdiğim de olur.

Ezcümle... Müzik hayattır bebeğim. Müziği seviyorum. Her türlü. 

Pazar, Ocak 08, 2017

İmrenmek vs Üşenmek

Türk Dil Kurumu sözlüğünde "imrenmek" kelimesinin karşılığında; beğenilen bir kişi veya şeye benzemek istemek, gıpta etmek yazıyor. İçinde kıskançlık gibi olumsuz bir duyguyu barındırmıyor.

Üşenmek ise şöyle tanımlanmış; kendinde bir gevşeklik duyarak bir işi yapmaya isteği olmamak, erinmek.

Benim bünyem, her ikisini de eşit dozda barındırıyor. Ne korkunç! Bu yazıyı kendime motivasyon olsun diye kaleme alıyorum aslında. Bu yazı; vah vah neleri kaçırdımdan ziyade aşırı istek barındırmakta.

Düşündüm de, hayatta imrendiğim çokça şey var ve imrenmeye başlama yaşım oldukça küçükmüş, şimdi fark ettim. İmrenilenler listem oldukça kabarık. Dileğim ve niyetim, kalan ömrümde hiç değilse bazısını yerine getirebilmek veya farklı bir formda bu isteklerimi karşılamak.

Daha çocukken ben Türkan Şoray'a benzemek isterdim. Simsiyah uzun saçlarım olsun, gözlerim onun ki kadar güzel olsun, anlamlı baksın. İlerleyen zamanda olan; bir türlü uzatamadığım gür saçlar. Sürekli farklı model denemeleri. Gözler? Onlar Allah vergisi gayet güzel bakıyorlar. Saçlarımı da uzatmaya başladım ve sanırım bu sefer şeytanın bacağını kıracağım.

Bir enstrümanı tam anlamı ile çalmak isterdim. Piyano hevesim, biraz annemin yanlış yönlendirmesi ve biraz da benim üşengeçliğimden çabuk söndü. Asıl hayalimde olan yan flüt çalmaktı, ikinci tercihim gitardı. Olmadı. Şimdi arzum, bir koroya katılmak. Sesimi çok beğeniyorum ve müzik kulağım hala iyi.

Tiyatro yapmak, halk oyunları oynamak isterdim. İyi bir tiyatro seyircisi olmak için geç değil lakin halk oyunları için artık hiç enerjim yok. Dizlerim müsaade etmez. Onların fikri önemli.

El sanatları ile uğraşmak isterdim. Bu konuda aslında oldukça becerikliyim, tığ işi, etamin işleme, keçe sanatı, biraz resim... işte herbirşeyden az az, tam değil! Ah Çilek ah... Neyse yapacaksın eminim. Hayalimde rölyef yapmak var.

Değişik yemek tariflerini, pasta, börek çeşitlerini yapmak. Bazı kadınların yemek tarifi defterleri oluyor, onlara gerçekten imreniyorum. Daha ümidimi kaybetmedim çünkü son bir kaç aydır hafta sonları değişik şeyleri yapmayı başladım. Bunun altında biraz da gelecekteki gelinlerimin varlığı yatıyor itiraf edeyim. Ayrıca turşular, reçeller, domates sosları da cabası. Kendimle bu konuda gurur duyuyorum. Aferin Çilek, bu makus kaderini değiştireceksin.

Daha çok kitap okumak. Kitaplar olmasa hayatım eksik olurdu gerçekten. Hiç kitap okumayan insanlara oranla ben gayet iyi bir okuyucuyum ama...Bu tabi biraz zamanı etkin kullanmakla da ilgili. Ben üç çocuklu bir çalışan anne olarak daha henüz o kıvama gelemedim. Ne diyordu şarkıda; bu iş zor Yonca! Olsun, olduğu kadar. Bu sene mesela, dünya klasikleri, edebiyat ödüllü eserlere ağırlık vermeyi düşünüyorum. Aynı şey filmler içinde geçerli. En son okuduğum iki kitabın sinemaya uyarlanmış halini de izledim, değişik bir deneyim oldu benim için. Böylece bu kitapları ve konularını unutmak daha zor olacak çünkü ben görsel hafızası kuvvetli bir insanım. Okuduğumu unuturum da, gördüğümü kolay kolay unutmam.

Seyahat etmek. Hayatta en çok, ama en çok imrendiğim insan çokça seyahat eden insan. İkinci sırada iyi bir uyku çeken insan geliyor. İki konuda da çok ümidim yok ne yazık ki. Biri maddiyata diğeri sağlığa dayanıyor.

Yazmak. Kitap yazmak. Bu bloğu açma sebeplerimden biri. İyi yazdığımı düşünüyorum ama üşeniyorum. Bu blog benim egzersiz yerim. Şu ana dek fena gitmiyor, hadi hayırlısı bakalım.

Kız çocuk mevzuu. Oğullarımı o kadar çok seviyorum ki. Allah'a sonsuz şükür. Ama bir kız çocuğum olsun, saçlarını öreyim, prenses kıyafetleri giydireyim, kırmızı papuçları olsun... büyüyünce bana arkadaş olsun. Kız çocuğu farklı ya. Bilmiyorum bu konuda duygularım karışık. İlerleyen zamanda bir kız çocuğu evlat edinmek gibi bir düşüncem var.

Aktivistlere fena imreniyorum mesela. Bana göre aktivistler, elini taşın altına koymaktan çekinmeyen cesur insanlar. Konu ne olursa olsun ben aktivistlere saygı duyuyorum. Taraftarı olduğum, benimsediğim bir düşüncenin aktivisti olmak fikri... Bak hala cesaret edemiyorum. Ne olacak benim bu halim.

An'ı yaşayan olmak isterdim. Yaş kemale ermeye yakın ya, bunu da yavaş yavaş başarıyorum galiba.

Kimsenin parasına, malına mülküne, gardırobuna, muhteşem hayatına imrenmiyorum. Benim imrendiklerim ufacık şeyler. Ufacık ama dolu dolu şeyler.

Olacak inşallah olacak, inanıyorum.













Cumartesi, Ocak 07, 2017

Kar... Ah Kar Seviyorum Seni

Bugün İstanbul bembeyaz kar örtüsüyle kaplı... Kar taneleri birbirlerine değmeden savruluyor, savruluyor... Gözlerimi kısarak, karlara kütür kütür basarak, rüzgara karşı yürüyerek işe geldim. Hayatımın hep bir fon müziği olmuştur... Her anıma uyan bir şarkı, bir melodi... Ve bu sabahın şarkısı kendiliğinden belirdi camdan bakarken;

Rüzgar söylüyor şimdi o yerlerde bizim eski şarkımızı
Vazgeç söyleme artık hatırlatma mazideki aşkımızı
Bir kış günüydü başladı bu hazin macerası ömrümüzün
Vazgeç söyleme artık hatırlatma mazideki aşkımızı *

Şükrediyorum gözlerim gördüğü için. Şükrediyorum hissedebildiğim için. Şükrediyorum nefes alabildiğim için ve hala kalbim taşlaşmadığı için. Yağmur gibi kar da nimettir. Yeryüzünün susuzluğu gidecek... Beyazlık içimize huzur, iyilik, iyimser duygular, halimize şükür, yardımseverlik, empati dolduracak, inancım ve dileğim bu.

Karanlık günlerimizin aydınlık sabahları ve yarınları olsun inşallah.

Her zorluktan sonra bir kolaylık vardır, unutmayalım.

Sevgiyle.



*Beste- Güfte: Şekip Ayhan Özışık

Cuma, Ocak 06, 2017

Babam evde yok, kapıyı açamayız...



- Evde bir yetişkin yoksa, yabancılara kapıyı açmayacaksınız çocuklar.

Böyle mi demişti Fethi Sekin çocuklarına? Böyle mi tembihlemişti Tolunay'a, Nisa'ya ve Dila'ya. Sair zamanlarda yavrularına sarılırken, severken, yanağını okşayıp söz istemişti belki de. Öyle ya, zor zamanlardan geçiyordu memleket ve eskisi gibi değildi dünya. Hep tetikte olmalı. Ne olur ne olmaz... Ne olaylara şahit olmuştu.

Dün kapı çaldı. Babaları evde yoktu, anneleri de öyle.

Televizyon açıktı belki. İzmir'de olağandışı birşeyler olmuştu. Duymuşlar mıydı? Sezmişler miydi? Tolunay ve Nisa lise öğrencisiydi, akılları keserdi... Birşeyler anlamışlar mıydı?

Kapı çalmaya devam etti... 

Dediler ki; babam evde yok, kapıyı açamayız.

Gelenleri aslında tanıyorlardı; babaları gibi polis teşkilatından büyükler gelmişti.

Açmıyorlardı... Açmayınca birşeyleri duymak gecikecekti, belki ondan kimbilir.

İkna oldular, amcalar içeri girdi. Biraz zaman geçti. Nasıl geçti o zaman? Uzun bir sessizlik şeklinde mi? Sorgu sual dolu mu? Nasıl geçti?

Sonra anneleri geldi.

İşte o zaman eve ateş düştü.  Anne, gezindikleri  bağ, baba yaslandıkları dağdı. Dağ yıkılmıştı. Önce bir feryat kopmuştu. Sonra  zaman durmuştu. Anneleri sıkı sıkı sarıldı hepsine. Kenetlendiler acı içinde.

.
.
.

Şehit Fethi Sekin... Baba, eş, evlat, mert mesai arkadaşı, güzel ağabey Fethi Sekin. Makamın cennet olsun. Hakkımız helal olsun. Ötelerden sen de helal eyle hakkını.


Perşembe, Ocak 05, 2017

Yağmur ve düşündürdükleri

Yağmur üstüme üstüme
Varsın yağsın küçük hanım
Ben yağmurdan yaştan değil
Aşkından sırılsıklamım *

Çocukken, yağmur yağmaya başladığında, yağmurla ilgili bir şarkı söylemeye başlar ve böylece yağmurun şiddetini artırmaya çalışırdım. Çocuk halimle inanılmaz gelen, şarkımla beraber yağmurun hızlanması olurdu.

5 Yıl Önce 10 yıl Sonra grubunun "bak ne diyor yağmur, bak ne diyor dinle" şarkısını söylerdim çoğunlukla. Zaman içinde Terence Trent D'arby'nin "Rain" şarkısını, Sezen Aksu'nun "Ünzile"sini... Burhan Çaçan'ın "Yağ Yağmur"unu da söylemeye başladım. Aslında, yaşadığım her duruma uyduracak bir şarkı sözü bulmak gibi bir meziyetim vardı. söylerdim, söylerdim...

Berlin'de geçirdiğim çocukluğum boyunca hafızama kazınan yağmur manzarası, ıslak rengarenk kurumuş yaprakların sokakları doldurmasından ibaret. Ve tabi ki rengarenk yağmur botları. Rengarenk yağmurluklar. Çocuk boy bir şemsiyem vardı ucu top gibiydi, şekerli top sakızları andırırdı.

Sonra, sonra babacığımla arabada seyahat ederken, sileceklerin yağmur damlaları ile yaptığı savaş gözümün önüne geliyor. Kazanan hep yağmur olurdu. Arabanın camları buğulanır, ben içeriden buğuları silerken, kendime bir yağmur damlası seçer, gözlerim ve parmağımla onu takip ederdim. Bana göre her yağmur damlasının bir hikayesi vardı ve araba camının sonuna geldiğinde, damlanın da hikayesi sona ererdi. Bazen damlaların cama yapışır yapışmaz izledikleri yol, bir başka damlanın yolu ile kesişir, ikisinin arkadaş olduğunu düşünürdüm.Yeni Türkü'nün "Yağmur'un Elleri" şarkısını belki bu yüzden bir ayrı severim.  O şarkıdaki yağmurun bir şahsiyeti vardır çünkü. Tıpkı benim hayalimdeki gibi.

Yağmurda rahmet kapıları açılır, Allah'tan istenir de istenir. Dua vaktidir.

Yağmurun melodisi, cama vuran tıkırtıları... toprağa düştüğündeki ses ile asfalta düştüğündeki sesin nağmesi. Tenekeye değen yağmurun solosu. 

Yağmur sonrası toprak kokusu bir de. En sevdiğim, en sevdiğimiz. İçine çektikçe insana huzur, ferahlık, sekine dolduran o güzelim koku.

Camdan bakarken, evlerin damlarının yıkanmasını izlemek, saçak altlarından yürümeye çalışan veya koşan insanlar. Yağmurda yürüyen mi daha çok ıslanır, koşan mı sorusu.

Kayıplarım sonrası yağmur altında yaptığım uzun uzun yürüyüşler. Islandığını umursamamak.

Yağmurda yüzünü göğe dönmek, şarkı söylemek.

Tevfik Fikret'in Yağmur şiiri elbet. Katre nedir öğrenmek, katre damla demek. Bir şiirin kulağına nağme gibi gelmesi ve şiiri çok sevmek. 

Küçük, pür heves, gevherin katreler
Sokaklarda, damlarda pür ihtizaz
Olur muttasıl nevha-ger, nağme-saz
Sokaklarda, damlarda pür ihtizaz
Küçük, pür heves, gevherin katreler...

*Zeki Müren - Fakir Bir Şairim


Salı, Ocak 03, 2017

Yapacak İşi Kalmayınca Satranca Takmak

Aslında gülünecek bir şey yok. Gazeteci Fatih Altaylı'nın parlattığı, hoca nam zat yine buyurmuş; Satranç oynayan kişi, insanların en yalancısıdır. Satranç oynayan lanetlenmiştir. Satrancı izleyen kişi de, domuz eti yemiş gibidir". "Ben demiyorum, alimler diyor, hadislerde yazıyor, al işte kaynak gösteriyorum" diyor bir de. Ben adını anarak veya link vererek onun reytingini artırmayacağım, bu zehirli düşüncelerini es kaza başkaları da duymamalı. 

Bu Hoca(!) , Altaylı'nın Teke Tek programına çok kereler çıktı; konuşması oldukça akıcı, nükteli ve espirili. Ekran başında gülüyorduk, sempatik geliyordu. Böyle böyle tanınırlığı arttı, sosyal medyada bu hocanın incilerinden capsler yapıldı, gençlerin diline dolandı. 

Çoğunluk olarak düşünen ve akıl eden bir toplum olmadığımız, araştırmadığımız, önümüze konan bilgiyi hazır lop kabul ettiğimiz için... beynimize bu zatın "hoca" olduğu kodlandı. Bu adam bir hocaydı, okumuştu, etmişti, dini ilimlerde ihtisası vardı. Senin benim bilmediğim kadar dinimiz hakkında bilgi sahibiydi.

İtiraf ediyorum; konuştuklarını takip ediyordum, ben de gülüyordum lafı gediğine koymalarına. Dediklerini doğru addediyordum, hoca ya. 

Sonra, bir baktım tuhaf tuhaf beyanlarda bulunmaya başladı. Kadınlar çalışamaz, kadınlar okuyamaz... olmaaaaz, yasak, zinhar yasak. Yok peygamberin sümük-ü şerifi, yok ateşe dayanıklı kefen, yok bilmem hangi hastalığa şifa falanca dua... 

Şunu es geçmiştim, bu benim ayıbım ve kayıbımdı; sorgulamadım, düşünmedim!

Allah, "oku" diyordu, "hiç düşünmez misiniz" diyordu... "Allah'a karşı iftira edenden daha zalim kim olabilir?" diyordu. Okudum, okuyorum ve düşünüyorum.

Satranç veya tavla... ikisi de strateji geliştirmek zorunda olunan, düşünerek oynanan oyunlardır. Satranç zevk verir, tavla hem zevk verir hem de eğlendirir. Diyor ki; oyun istiyorsan al eline tesbihmatiği, tık tık sübhanallah çek... al işte oyun! 

Sübhanallah demek "Allah noksan sıfatlardan uzaktır" demek. Yani, Allah yaratılan hiçbir varlığa , hiçbir şekilde benzemez, ne zatıyla, ne sıfatıyla, ne esmasıyla benzemez demektir. Bunun anlamını benimsemeden, yutmadan, şuursuzca yüz defa bin defa aynı kelimeyi tekrarlamak... bence sadece tekerleme söylemektir. Bir tarafta aklını, zihnini yorarak, strateji geliştirerek oyun oynayan bir kimse, ha bir de unutmayalım bu oyunu izleyenler (domuz eti yemiş gibi olanlar)... bir tarafta da ne dediğini anlamadan kelime tekrarlayanlar. 

Ben burada, Allah'ı tesbih etmek ile satranç oynayan bir kimseyi karşılaştırmıyorum. Allah'ı sadece söz ile değil, davranışımız, eylemlerimiz ile de tesbih ederiz. Kaldı ki yedi gök, arz ve bunların arasında bulunanlar da Allah'ı tesbit eder. Kuran böyle diyor. Canlı ve cansız varlıklar O'nu tesbih eder, diyor. 

Aklımı, beynimi kullandıkça ben Rabbimi tesbih ediyorum. Ben sorguladıkça, düşündükçe O'nu tesbih ediyorum. Bir kelimeyi sürekli tekrarlayarak söylemek, başka dinlerde, inanç sistemlerinde de var. Bu da bir terbiye ve yöntemdir. İbadetini ifade etme şeklidir. Hocanın dediği gibi bir oyun değildir. 

Ayrıca, satranç konusunda kaynak gösterdiği hadislerin de... peygamberin ölümünden 200-300 yıl sonra yaşamış insanlar tarafından yazıldığını... günümüzde uydurma hadislerin sayısısz olduğunu söylemeye gerek var mı? Kaynak Kuran olmalıdır. Bu böyle biline. 

Bu satranç mevzuu, tam da Stefan Zweig'in Satranç kitabını yeni bitirmem üzerine denk geldi. Nazi zulmünden, satranca tutku ile bağlı kalarak hayata tutunan bir adamın hikayesini anlatıyor. Bence bu ortamda, şuurumuzun açılması için Kuran daha çok okunmalı... Bu bahsettiğim kitap da okunmalı. Kitap okunmalı arkadaşlar, zihnimiz açılmalı. Düşünmeliyiz, sormalıyız, sorgulamalıyız.  "Kuranı herkes anlayamaz" diye savunur bu zihniyet. Neden? Anlarsak, iplikleri pazara çıkar da ondan.

Bugün gülüp geçmeye, ciddiye almamaya devam edersek kısa vadede değil ama uzun vadede bu işin ucu çocuklarımıza, torunlarımıza, yarınlarımıza dokunacak. Yılbaşı arefesi de yaptığı açıklamalarla resmen hedef gösterdiğini düşünüyorum. Bu son saçmalığı ile de aynısını yapıyor, toplumu kamplaştırıyor. İşin kötüsü, insanı dinden soğutuyor. 

Hasılı... Bol okumalı, bol düşünmeli, bol sorgulamalı günler diliyorum size. Allah hakkımızda hayırlı olanı nasip etsin. 







Pazartesi, Ocak 02, 2017

İlk Görüşte Aşk

Görünce aşık oldum, o güzel gözlerine
Başkasını istemem, benim gönlüm sende! 

Hayatında hiç unutamadığın anlar neler diye sorsalar, bu anların içine "ilk görüşte aşk anı"nı kesinlikle koyabilirim, hem de ilk sıralara.

Dokunamıyorsun, göremiyorsun, yiyip içemiyorsun, koklayamıyorsun ama var. İlk görüşte aşk, hayatın içinde var. Ben yaşadım.

Birçok kere aşık oldum. İlk aşık olduğumda ilkokul birinci sınıf öğrencisiydim. Birçok kere dedim ama belki bazısı sadece aşırı hoşlanma haliydi. İlk gençlik heyecanı ile ben onu "aşk" diye adlandırmış olabilirim. Geriye dönüp baktığımda bu aşık olma, aşırı hoşlanma hissini tatlı, iç gıcıklayıcı heyecanlar olarak anıyorum.

Gelelim hikayeye; yalnız emin olun, şu satırdan itibaren yazdığım her bir kelimeyi mütebessim bir ifade ile yazıyorum. Her hatırladığımda o hissi tekrardan yaşadığımı itiraf etmeliyim.

Lise birinci sınıf öğrencisiydim. Okulumuzun klüp seçmeleri yapılıyordu. Ben "Müsamere ve Temsil Klübü"ne yazılmıştım. Bu klubün isteklisi pek bolmuş ki, ilk toplantıda bir sınıfı hınca hınç doldurmuştuk. Dediler ki "biz şimdi seçim yapacağız, bu klübün başkanı, başkan yardımcısı, yazmanı kim olacak, onu seçeceğiz çocuklar"... Çok isteyerek yazılmıştım, birşeyde görev alırım diye düşünüyordum. Derken başkan seçildi, yardımcısı seçildi, sıra geldi yazmana. Üst sınıflardan olduğunu düşündüğüm bir çocuk tahtaya geçti. Fiziksel olarak göze hitap eden ayırdedici hiçbir özelliği olmayan bir çocuk. Kara kuru. Zayıf. Arka sıralarda oturuyordum, çok iyi hatırlıyorum. Normalde gri kumaş pantolon, lacivert ceket giyen erkek öğrencilerin aksine, bu çocuğun ceketi de gri idi. Tahtaya adını yazdı. Hayatımda gördüğüm en güzel yazıydı. Mükemmeldi diyebilirim. İsmi de güzeldi, bir erkekte ilk defa duyduğum bir isimdi. Ne olduysa o anda oldu. Kitlenip kaldım. Gözlerimi, bu hayatımda ilk defa gördüğüm çocuktan ayıramıyordum. Boğazımın şiştiğini, yutkunamadığımı, yanaklarımın kızardığını anlıyordum. Kalbim! Ah onu hiç sormayın. Öyle hızlı atıyordu ki, kalbimin atışını sınıftakiler duyacak diye ödüm kopmaya başlamıştı. Ya duyarlarsa, ya herkesin bakışları bana dönerse. Zaten kıpkırmızı olmuştum. Yerimden kalkmama imkan yoktu. Karnımda milyarlarca kelebek uçuşuyor, kulaklarım uğulduyor, ağırlığımı hissetmiyordum. "Yazman olarak bu arkadaşınızı seçmek isteyenler kimler?" diye sordu öğretmen. İlk benim elim kalktı. Nasıl kalktı, anlayamıyordum. Çünkü kaslarıma bile söz geçirecek durumda değildim. Hasılı, bu kara kuru, zayıf, gri takım elbiseli çocuk yazman seçildi. Adını o an mıh gibi beynime kazımıştım.

Sınıf dağıldı, lakin ben de dağılmıştım. İlk işim hemen bu çocuğun hangi sınıfta okuduğunu öğrenmek oldu. Son sınıf öğrencisiydi. Okulumuzun öğretmenlerinden birinin de oğluydu hatta ve hatta onur ödülü alan çalışkan öğrencilerdendi.

Ben her zaman, aşkın sürecini seven biri oldum. Aşkın kendisini seviyordum, aşık olunanı değil. Bunu ileriki yaşlarımda anladım.

Bir yıl boyunca ben, bu çocuğa aşık olarak geçirdim günlerimi. Bir yol boyunca, aşık ve mutlu olarak yaşadım. Kendisi ile hiç bir zaman tanışamadım çünkü çok utanıyordum ve cesaretim de yoktu. Beni cesaretlendirmeye çalışan, aracı olmaya çalışan tatlı arkadaşlarım da vardı. Bir keresinde arkadaşım, ona "Senden hoşlanan çok cana yakın bir arkadaşım var" deyince o "Cana yakın değil, bana yakın olsun yeter" demiş. Anladığım kadarıyla benim aşk hormonlarımla onun hormonları farklı çalışıyordu.

Bunu duymak beni aşkımdan yıldırdı mı? Hayır. İsmi de o kadar güzeldi ki, tarih kitabında zırt pırt karşıma çıkardı ve ben yazılıya çalışmak yerine, tatlı hülyalara dalardım çoğu zaman. Bu aşk bana başka neler yaptırdı? Nöbetçi kulübesinin duvarına  şiir yazdırdı, okul sırama ismini kazıttı. Bir keresinde müdüriyet katındaki onur öğrencileri panosundaki fotoğrafını bir arkadaşım benim için aşırmıştı. Hala bir yerlerde durur o siyah beyaz fotoğraf.

Bir kere, tanışacak gibi olduk. Öğretmenler günüydü ve müsamere yapılacaktı. İzleyici sıralarındaydık ve yanıma geldi oturdu. Bacak bacak üstüne attı. Bir de tiki vardı, sürekli dudağının bir kenarını ısırırdı. Başladı dudağını ısırmaya. Ben yine bir put olmuştum. Yanımdaki arkadaşlarım gülmeye, tabiri yerindeyse kişnemeye başladılar. Ve o... kalkıp gitti. Gitti kuşum... Öyle bakakaldım.

Hikayenin gerisi... O mezun oldu gitti. Çalışkan bir öğrenci olarak çok güzel bir bölüm kazandı. Bir yıl sonra, tesadüfen tren istasyonunda gördüm kendisini. Benim üzerimde forma değil, çok hoş bir elbise vardı... Makyajlıydım, saçlarım da upuzundu. Aynı vagona bindik. ayakta, yan yana seyahat ettik. Beni süzdüğünü anlıyordum ama çıkarabildiğini düşünmüyorum.

Bu, onu son görüşüm oldu.

Yazımı bitirdim. Şu an yanaklarım alev alev...