Perşembe, Aralık 27, 2018

Mış gibi sevme beni... defol git lütfen

Hani şu ilişkilerin çok çabuk başlayıp çok çabuk tüketilmesi mevzû var ya; benim dostum sayısı bellidir, arkadaşım da çoktur, tanıdıklarım daha çoktur.
Dostum ömür boyu kalır, arkadaşım bazen olur bazen olmaz ama varlığı beni mutlu eder. Tanıdıklarım ise merhaba merhabadır; medeni insanlar gibi selamlaşırız, işimizi görürüz o kadar.
Bazıları sanıyor ki; onunla aynı iş ortamını paylaştığın, belki uzun seneler mesai arkadaşlığı yaptığın için sana istediği gibi hitap edebilir. Şahsen benim şöyle bir problemim var; yaşımı göstermediğim için, daha dün ki çocuklar bana ismimle hitap ediyorlar mesela. Oysa ki benden kaç yaş küçük kişilere de defalarca abi/abla dediklerine de şahit oluyorum. Oluyorum demeyeyim artık, oluyordum. Artık öyle bir mesafe koyuyorum ki bu zihniyettekilerle arama, bana ulaşmaları beni muhatap almalarını imkansız kılıyorum. Varsın bana suratsız desinler, kibirli desinler. Mesafe iyidir; ne haddini aşan olur ne de canını sıkan.
Saygı diye güzel bir kavram var. Karşındakini kırmamak, nazik davranmak, ezmemek, üste çıkmaya çabalamamak bunlar bir insanı hoş kılar. Hayır yaşının verdiği cehalet dersin, aradan yıllar geçiyor bakıyorum bunlar hala aynı. Zerre değişim yok. Demek ki bu işin yaşla başla bir ilgisi yok.
Kaldı ki saygıyı bir insan yaşı büyük diye hakketmiyor, küçüklerin de saygı duyulmaya hakkı var. Mevzû yaş da değil anlayacağınız.
Nereye bağlayacağım; günümüzde şöyle bir şey yaşandığını gözlemliyorum, sosyal medyada boy göstermek, güç göstermek, takipçi sayısı, tribünlere oynamak, kanka olmak, birisinin iyiki'si olmak, en bi cana yakın olmak, en çok gezen gören olmak, en en en... sonu yok. Bunu sağlamak için bir kırılmalar bir dökülmeler, bir yalan yanlış ilişkiler yaşamalar... Bunlar defalarca yazıldı çizildi uzatmaya gerek yok da; karşınızda bu kırıtmalarınızı yemeyenler de var benim gibi. Çok acınası bir durumdasınız söylemek istedim. Sizin bu sahte ilişki anlayışınızı hiçbir zaman sevmedim, kendi aranızdaki bu al gülüm ver gülümlerden hep tiksindim. O yüzden beni soğuk, değişik, götü kalkmış olarak değerlendirdiğinizi biliyorum kapalı kapılar arkasında. Aranızda  kimi zaman gönlüme ulaşan da oldu, sağ olun var olun. Ben de boş durmadım, sevgimden, bilgimden, birikiminden, enerjimden, pozitifliğimden pay sahibi ettim sizi. Bunu kimse inkar edemez. Sonra kimisi ile yollarımız ayrıldı, kötülükle değil iyilikle. Doğru olan ve olması gerekendi bu. Gayet memnunum. gün gelir gene yollar kesişir ve kaldığımız yerden devam edilir. Bu da olması gerekendir zaten.
Benim akıl vermemle sanki bu tiplerin huyu değişecek de, laf benimki de. Ben kendi işime bakarım. Az ve öz insan, az insan çok huzur. Az insan çok kitap, az insan çok doğa, az insan çok hayvan sevgisi... Hepsi bunların sahteliklerinden kat be kat daha güzel. Dilerim onlar da bunun farkına varırlar.
Bunun dışında herşey iyilik sağlık, bu mankafaları hayatınızdan def edin gitsin. Hayat çok güzel.


Beni yazmaktan soğutmayın!!!


Yazıyı önce kendim için yazarım. Kendi yazdığımı defalarca ve zevk ala ala okurum. Bir başkasının yazdıklarımı beğenmesi benim için ikinci planda kalır. Önce ben. Ben seveceğim. Sonra sen; sen istersen beğenirsin veya seversin. Senin için değil o yazı önce benim için! Bu kibir veya kendini beğenmişlik değildir. Kendimi mutlu etmenin yoldurur benim için.

Profesyonel değilim evet. Kitlelere hitap etmek gibi bir iddiam da yok. O tribünlere oynayanların işi anlaşıldı mı? O yüzdendir ki; yazmak konusunda sakın ha bana akıl vermeye kalkmayın. Ben de istiyorum kendimi geliştirmeyi ama "falancadan ders al ondan öğreneceğin çok şey var" dediğiniz tiplerin nasıl yazı yazdığını da ben biliyorum o yüzden susun bir zahmet.

Yazdıklarımı kırpıp kesip kendi yazılarıymış gibi yazanları da gördüm, görüyorum. Hatta bazen kırpmaya bile zahmet etmiyorlar, olduğu gibi alıyor intihalci hödük. Buna bile bu kadar kızmıyorum çünkü diyorum ki " okunur güzel bir şey kaleme almışım ki... "

Neyse. Eleştiri kabul etmemek değil bu dediklerim anlıyorsunuz değil mi? Bu da benim tarzım, örnek verdiklerinizi okuyun o zaman, beni değil.

Sevgiler!

Güle güle yakışıklı doktorcuğum


Yıllar yıllar önceydi... Teyzem, Taksim İlkyardımHastanesinde ebe hemşireyken beni ara sıra hastaneye götürürdü.  Çocukluğumda en sevdiğim şeylerden biri bu hastane ziyaretleriydi. 8-9 yaşlarındaydım. Kadın Doğum servisinde gazlı bez katlardım, hemşirelerin dinlenme odasında çay içer, bulmaca çözerdim. Biten serumların hortumundan bileklik yaparak vakit geçirir gün sonu da teyzemin kaldığı lojmana geçerdik ☺️ küçükken epey zayıf ve yaşıma göre oldukça kısa boyluydum. Miniklikten olsa gerek bana hemşire ablalarım , doktorlar maskot muamelesi yaparlardı.
Çocukluğumdan beri Türk filmlerini severek izleyen biriydim ve Tarık Akan’ı da çok severdim.  İşte Dr. Mehmet Ali Severgil, Tarık Akan’ın adeta kopyasıydı. Hatta bizzat Tarık Akan’dı benim için. Kimse aksini iddia edemezdi, inanmazdım zaten. 
Yine ziyarete gittiğim bir gün Dr. Mehmet Ali bey nöbetçiydi. Pardon, Tarık Akan nöbetçiydi 😊 benimle saklambaç oynamış, bulmaca çözmüş, sohbet etmiş; daha doğrusu kırık Türkçemle beni bol bol konuşturmaya çalıştırmıştı. Bankodaki dolabın içine saklanıyordum o da beni hemen buluyordu. O kadar güzel ve unutulmaz bir gün geçirmiştim ki aradan otuz küsur yıl geçti, ne zaman aklıma gelse veya konusu geçse Kıbrıslı Doktor Mehmet Ali beyi gülümseyerek ve o anın güzelliği ile anıyorum. Çocuk kalbime o sevecenliği ile dokunmuştu ve belki bunun farkında bile değildi.
Tarık Akan kadar yakışıklı doktorum Mehmet Ali Severgil geçtiğimiz Pazar gün bu dünyadan göçüp gitmiş, az önce öğrendim. Bu yazdıklarım bir bir gözümün önüne geldi. Çocuk beni çok mutlu etmiştin yakışıklı doktorum, dilerim ötede sen de çok mutlu olursun. Allah rahmet eylesin. #drmehmetalisevergil #mehmetalisevergil #tarıkakan #taksimilkyardımhastanesi

Perşembe, Aralık 13, 2018

Sosyolog bir dahi... şair aşkı... edebiyatçıların kaybedilen evlatları






Dün bir  sosyal paylaşım sitesinde  ODTÜ'nün efsane hocası olarak adlandırılan sosyolog Ulus Baker'in kısa bir biyografisine denk geldim. İşin doğrusu ilk defa adını duydum. Çok ilginç buldum çünkü 47 yaşında vefat eden Ulus Baker; 7 dil bilen, ders verdiği yabancı öğrencilerden sorularını kendi dillerinde sormasını isteyen, sabah akşam votka ile beslenen, kahvaltı olarak bira içen, düşen gözlük camını taktırmayıp o halde ders veren, kılık kıyafetine ve kişisel temizliğine de önem vermeyen aşmış bir dahi imiş. Böyle bir kafa normal değil, anormal, normalüstü bir nevi. Siyaset bilimi, felsefe, futbol, müzik vs gibi çok geniş bir yelpazede birikimi olan, öğrencileri tarafından çok sevilen bir kişilikmiş. Annesi şair, babası ruh bilimci, kendisi Rusya doğumlu. Hikayesi garip ve kalabalık; aslında yaşamdan kopuk ama hayata dair çokca fikir üretebilmiş bu insanın babası bir hasta yakını tarafından öldürülüyor. Annesi Kıbrıs'lı bir şair, adı da Pembe Marmara. Acaba Nilgün Marmara ile bir yakınlığı mı var derken... İşte benim internetteki sosyolog, şair aşkı ve edebiyatımızdaki baba-oğul ilişkilerine dair gezintim burada başladı.

Önce bu dahi insanın resimlerini arattım. Uzun uzun inceledim. Sonra annesi Pembe Marmara'yı arattım. Annesine benzettim. Nilgün Marmara ile bir ilişki bulamadım. Daha ilginç birşey buldum. Pembe Marmara ve şair Ümit Yaşar Oğuzcan'ın mektuplar vasıtasıyla yaşadıkları aşka rastladım. Uzun süre mektuplaşan,  biri Kıbrıs'ta biri Adana'da yaşayan ikili bir süre sonra nişanlanmaya karar veriyor ve mesafenin uzaklığından dolayı, Ümit Yaşar , Pembe'ye mektupla bir nişan yüzüğü gönderiyor, böylece ayrı ayrı şehirlerde birbirlerinden uzakta nişanlanıyorlar. Tam şairlere yaraşır bir davranış gerçekten de. Derken bir süre sonra Pembe Marmara'nın ağabeyi Ümit Yaşar Oğuzcan'ı buluyor, tanışıyorlar. Kıbrıs'a dönüşünde ise kızkardeşine onun uygun bir damat adayı olmadığını, kısa boylu ve kekeme olduğunu söylüyor. Sebebi bu mudur bilinmez ama bu sevda defteri kapanır. Daha sonrasında Pembe hanım ruh bilimci Sedat Baker ile evlenir ve yazılanlara göre bu evlilikte aradığı mutluluğu bulamaz ve içine kapanık bir yaşam sürer.

Tahmin edeceğiniz gibi bir sonraki durağım da Ümit Yaşar Oğuzcan oldu haliyle. Sevdiğim dizelerin sahibi Ümit Yaşar Oğuzcan'ın çirkinliğinden dem vurulur onu bilirdim. Hatta hep sevdiğim yazarlar, şairlerin tipine bu yüzden dikkat kesilirim veya çok güzel kadınlarla birlikte olan çirkin erkeklerin şairane, entelektüel bir yönü olduğuna inanırım nedense. 

Hasılı birden kendimi Ümit Yaşar'ın biyografisini okurken buldum. Bu güzel adam 24 kere intihara teşebbüs etmiş, her seferinde kurtarılmış fakat onun bu durumu aile içinde büyük bir huzursuzluğa sebep olmuş. Henüz 17 yaşında oğlan oğlu Vedat babasının bu durumundan ötürü nefret eder hale gelmiş. Anlaması aslında hiç de zor değil. Canım Vedat. Sonra ne oluyor biliyor musunuz; bu gencecik delikanlı kendisini Galata Kulesi'nden atarak intihar ediyor. Rivayet o ki; genç Vedat'ın avucunda bir kağıt parçası buluyorlar; üzerinde "Baba öyle intihar edilmez, böyle edilir" yazıyor. Nasıl bir dram! O tarihten itibaren Ümit Yaşar hayata küsüyor ve oğlu için "Galata Kulesi" şiirini yazıyor. O kadar dokunaklı sözleri var ki, okurken taş kesildim. Vedat'ın intiharı Galata Kulesi'nden edilen son intihar olmuş bu arada çünkü sonrasında kuleyi ziyarete kapatmışlar. İşte o şiirden bir kaç dize...

6 Haziran  1973
pırıl pırıl bir yaz günüydü
aydınlıktı, güzeldi dünya
bir adam düştü o gün Galata Kulesi'nden
kendini bir anda bıraktı boşluğa
ömrünün baharında
bütün umutları ile birlikte
paramparça oldu
bir adam düştü Galata Kulesi'nden
bu adam benim oğlumdu

Vedat'ın acı hikayesinden sonra, oğlunu hastalık, intihar sebebi ile kaybeden diğer edebiyatçıların hikayesine yelken açtım. 

Halit Ziya Uşaklıgil'in diplomat olan oğlu Vedat, girdiği bunalım sonucu intihar etmiş. Peyami Safa'nın oğlu Merve Safa; askerliğini yaparken rahatsızlanıp ölüyor. Namık Kemal'in torunu Cezmi; müzik öğretmenine aşık oluyor, karşılık alamayınca tabanca ile intihar ediyor. Reşat Nuri Güntekin'in oğlu Aksel öldüğünde Güntekin bir daha evlat acısı kaldıramayacağım diyerek evlat sahibi olmaya tövbe ediyor. Zor imtihanlar bunlar. Halit Fahri Ozansoy'un oğlu Gavsi de babası ile ettiği bir tartışmanın ardından evi terkediyor. Ozansoy oğluna "seni evlatlıktan reddediyorum" diyor ve işte vade, bir süre sonra genç Gavsi vefat ediyor. Bu babanın vicdan azabını düşünebiliyor musunuz? Mehmet Akif Ersoy'un çok düşkün olduğu ve bambaşka bir hayat yaşayıp bir kamyon kasasının arkasında soğuktan donarak ölmüş bulunan oğlu Mehmet Emin Ersoy... 

Böyle böyle günün sonunu getirdim işte. Hayat be...