Pazartesi, Aralık 26, 2016

Bir Gönül Hikayesi Anlatırdı Gözlerin


Bir gönül hikayesi anlatırdı gözlerin,
Uzaklarda olsan da senin kalbimde yerin
Anlatamam gönlümün macerası çok derin
Uzaklarda olsan da senin kalbimde yerin

(Güfte ve Beste: Zeki Müren)

Bugün posta kutuma bir sürü kartpostal geldi. Kimi uzaktan, kimi yakından... Kesin olan şu; kartpostalı atan herkesin kalbimde bir yeri var. Belki ondan mırıldanıyorum bu şarkıyı kaç saattir. Gönül almak o kadar hoş ki. Gönül almak o kadar kolay ki... Çok büyük şeylere gerek yok. Değer verilmek insanı çok mutlu ediyor. 
Çoktandır unuttuğumuz bir geleneği yaşattık, bize de nostalji oldu. Sırf bir ricamı kırmamak için kaç kişi kırtasiyelerde kartpostal aradı, zarf aldı, doldurdu, postaneye gitti. Ben nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum. Rengarenk zarflar... çeşit çeşit kartpostallar. Şiirler, çiçek, kalp resimleri... Hepimiz özlemişiz bunları. Galiba hepimiz, çocukluğumuzdaki, gençliğimizdeki o naifliği, samimiyeti özlemişiz. Bugün, hayranlarından mektup alan Zeki Müren gibi hissettim kendimi. 
Zarfları mektup açacağı ile açtım, her bir kartı heyecan, coşku,sevgi ve kocaman bir gülümseme ile okudum. Hepsini ömrümün sonuna kadar özenle saklayacağımdan emin olabilirsiniz. Bu geleneğin devamı gelsin dileği ile... Mutlu yıllar.

Çarşamba, Aralık 21, 2016

Kartpostal Atmaca Oyunu

Bu sene Aralık ayına girerken aklımdan geçen sevdiklerime kartpostal atmak ve onlardan kartpostal almaktı. Sadece tanıdıklarımdan değil, Nostaljik Türk sineması blog takipçilerimden, sanal arkadaşlarımdan. Hatta bir post hazırlamıştım, tüm sosyal medya hesaplarımda paylaşacaktım. Şahsen tanımadığım kimselere ev adresimi vermek mümkün olmayacağına göre, bir posta kutusu kiralamayı düşündüm. En az bir ay, en fazla bir sene kiralanabildiğini , ücretininin de gayet cüzi olduğunu öğrendim. Tüm bunları planladım ama sonra nedense bir üşengeçlik geldi, ki ben iflah olmaz bir üşengecimdir. Sonra fikrimi değiştiren bir şey oldu; facebookda bir arkadaşım "yılbaşı kartları da hazır" diyerek bir durum güncellemesi paylaştı. Hemen atladım! "Ben de kartpostal istiyorum!" dedim. Arkadaşım beni tabi ki kırmadı, sağolsun.

Sonrasında, posta kutusu kiralama fikrimi hayata geçiremedim ama yakın bulduğum, sevdiğim arkadaşlarıma bu yılbaşında nostalji yaşamak istediğimi, adresimi vereceğimi, bana kartpostal atan herkese de itinayla cevap yazacağımı belirttim. Çok sayıda olumlu geri dönüş aldım.

Çocukluğumuzda kalan o simli kartpostalları özleyen yalnızca ben değilmişim.

İş burada bitmedi. Adresleri toparladıktan sonra işin en zor kısmı başladı. Kartpostal bulmak! Kırtasiyeleri gez babam gez, yok yok yok. Olanda da Türkiye fotoğrafları var. Kartpostal kültürü kalkalı çok olmuş.

İnternetten sipariş vereyim dedim, istediğim şekilde kartpostal bulamadım. Bulduklarımın da maliyeti çok.

Kara kara düşünürken, reklamlarda PTT'nin başlattığı bir kampanyayı görmemle  acaip mutlu oldum. "Kart Bizden Göndermesi Sizden Kampanyası" imdadıma hızır  gibi yetişti. Sosyal medyada #sevginiulastir hashtagiyle arama yapabilirsiniz arkadaşlar.



Ertesi gün PTT'nin yolunu tuttum ve gerçekten de çok şeker hazırlanmış kartpostallardan ücretsiz edindim. Sonra zarf aldım, renkli renkli simli yapıştırmalar da aldım... Büyük bir keyifle ve o çirkin yazımla iyi dileklerimi ilettim sevdiklerime. Klavyede yazı yazmaya alıştığımız için artık, elim epey ağrıdı. Yazmaktan yorulur mu insan, yoruldum. Tatlı bir yorgunluk.

Postaneye gittim, sıraya girdim... Hepsini postaladım. Varacakları adreslerde insanların yüzünde küçücük bir gülümse oluşturabilirlerse ne mutlu bana.

Zarfın üzerindeki gönderen kısmına "Çilek" diye yazdım. Bugün bir arkadaşım, postasının eline geçtiğini, kartı getiren postacının şaşkınlıkla "Çilek adında biri size mektup yazmış, tanıyor musunuz Çilek'i" diye sorduğunu söyledi. Çok güldüm.

İki gün önce ilk kartpostalımı da aldım. Kocaman, hem de müzikli bir yeni yıl kartı. Çilek'e diye yazılmış. İnanır mısınız, sevincimden ağlamaklı oldum, boğazım düğümlendi.

Diyorum ki bu geleneği yaşatalım arkadaşlar. Ben bana gelen her kartı, ölene dek saklayacağım. Söz!

Salı, Aralık 20, 2016

Kendime Güzelleme


"Güzel kızımın doğum günü kutlu olsun. Seni çok seviyorum" yazıyordu telgrafta. İlginç kadındır benim annem. Sanırım ben de ilgincim
Annem 42 yıl önce bugün, akşam saatlerinde almış beni kucağına. Aslında hemen almamış, çünkü doğum sonunda baygınmış, daha sonra almış kucağına.
Adımı babam koymuş. Güzel de bir hikayesi var adımın ama babam sadece bana anlattı, o yüzden size söyleyemem. Söylerim de, bana kalsın.
42 yılda evlat oldum, abla oldum, eş oldum, anne oldum.
42 yıla dost sığdırdım, arkadaş sığdırdım, güzellik, kahkaha, mutluluk, sağlıklı günler, gönül almalar, incelikler sığdırdım. 42 yıla ben dost kazığı, insanları anlamamayı, her defasında güvenip dağlarıma karlar yağdırmayı, kırılmayı, kardeş acısını, babasızlığı, sağlıksız günleri de zor günleri de sığdırdım.
Hayatımda en çok çocukluk dönemimi sevdim. Annemin bana elma şekeri aldığı, babamın beni kucağında taşıdığı günleri sevdim.
Sonra kardeşimi sevdim. Çok sevdim. Hala da seviyorum. Çok seviyorum.
Birkaç kere aşık oldum. İlk aşık olduğumda ilkokul bire gidiyordum. Görür görmez aşık olduğumda da lise bire gidiyordum. Daha sonraları akıllandım mı duruldum mu bilmiyorum, bildiğin düz aşık oldum ve aşık olduğum adamla evlendim.
Hep erkek çocuğum olsun istedim. Üç oğul verdi Allah. Onları canımdan çok seviyorum.
Verilen nimetlere nankörlük eden bir kul olmaktan Allah'a sığınıyorum, içimdeki ukdeleri balon yaptım atmosfere saldım.
Okumayı sevdim, yazmayı da sevdim.
Gülmeyi de sevdim, güldürmeyi de.
Ben bugün çok mutlu oldum. Ben bugün en çok Ümit'i ve babamı özledim. Ümitcim bana en son... küçük bir pasta alıp gelmişti. Babacım doğum günümü telefonla kutlamış, lanet bir işyerinde çalıştığım için konuşmayı kısa kesmiştim. İnce düşüncem yerlere batsın.
İsterdim ki bugün Ümit olsun, babam olsun. Olmadı.
Şu kadar yılda anladığım; aile herşeydir. Dost dediğin, bir elin parmağını geçmez ve dostlar gençlikte biriktirilmeye başlanır. Sonradan dost olmaz. Olsaydı memnun olurdum yalan yok. Kimse de kimsenin yerini tutamaz, herkesin yeri ayrıdır. Kardeşini kaybettiysen artık kardeşin yoktur, başkası sana kardeş olamaz.
Anladım ki... herkesin bir hikayesi vardır, saygı duyulmalıdır ama sana ve hikayene saygı duymayana senin de saygı göstermen gerekmez, yıpranırsın.
Dost azdır, arkadaş tanıdık çoktur. İnsan ona rağmen yalnızdır. Kafanın içindekileri de kimse okuyamaz. Zaten zahmet eden de olmaz.
En iyisi mi, sen kendi işine bak. Bekleme kimseden bir şey.
Bunları anladım.
Ha bir de 42 yaşına da gelse insan, çocuk gibi sevinebilir. Çocuk gibi üzülebilir de.

Bu güzelleme de kendime olsun;

Çileğim ben çilek,
Dilek olunca hep diliyorsun dilek
En güzeli kalmak çilek
Bana beni seven gerek
Huyum güzel, huyum kurusun
Gülüşüm de güzel, kıskananlar çatlasın
Dedim ya ;
Çileğim ben çilek :)

Pazartesi, Aralık 05, 2016

Oğuz...

Ah bir de o beyazlar olmasa... yaşlanıyorum tabi ki... yaşlanıyoruz. Yaş alıyoruz. 
O değil de... çocukken ben, mahallemizde Oğuz isminde bir delikanlı vardı. Ben onbir yaşımdaydım o da herhalde 17- 18... bilemiyorum belki de 20. Oğuz, liseye kadar normal sağlıklı bir çocukmuş, sonra ne oldu bilmiyorum... bir çeşit kas motor rahatsızlığı olmuş. Elleri kafası sürekli titrer, konuşmasında da kekelerdi. Tüm bu olumsuz koşullar, rahatsızlığı Oğuz'un bizimle sohbet etmesine, aramıza karışmasına engel teşkil etmez, mahalleli, esnaf hepimiz onu severdik, kollardık. Rahmetli babacığım zaman zaman Oğuz'un saç sakal tıraşı geldi mi onu çağırır tıraş ederdi. Aradan uzun uzun yıllar geçti, ben evlendim mahalleden ayrıldım. Sonra hiç görmez oldum Oğuz'u. Yaşıyordu ama ortalığa çıkmıyordu anlaşılan. Ara ara aklıma gelirdi.
Bugün... Yıllar yıllar sonra... Oğuz'u çalıştığım hastanenin koridorunda gördüm. Az evvel.
Artık yaşlanmış, tekerlekli sandalyede... kafası sallanıyor hala. Saç trasi gençliğindeki gibi. Yine gençliğindeki gibi zayıf. Gözleri... Gözleri artık eskisi gibi bakmıyor. Merhaba dedim. Gözlerini kaçırdı. Yakınlarına "beni anlar mı" diye sordum. "Anlar ama hemen cevap vermez " dediler. "Babamı hatırlar mı acaba" dedim. "Yok, sanmıyoruz" dediler.
Ben Oğuz'a diyecektim ki "ben Kenan'ın kızıyım... hatırladın mı Kenan'ı?"... soramadım.
Babacığım olsaydı şimdi... Oğuz'un yanağını okşardı... gel bakalım seni bir tıraş edelim derdi.
Yıllar öncesine gittim geldim... Oğuz şimdi 49 yaşındaymış...

Cuma, Aralık 02, 2016

Ümidini kaybetmemek üzerine

Başarması en zor şeylerden biri ümidini kaybetmemek olmalı.
Gerçekten çok zor bir şey. TDK sözlüğünde ümit/umut kelimesinin karşılığında "ummaktan doğan iç huzuru, güven duygusu" deniyor.
Ummak... umutlu olmak... iç huzuru duymak.

İnsanı yaşatan umuttur. İnanıyorum.

Ümit fakirin ekmeği, umar ha umar...

Bugün, çalıştığım hastaneye şehir dışından bir anne ve engelli oğlu geldi. Bizi televizyonda izlemiş. Randevusunu almış gelmiş. Oğlu, annesinin anlatımıyla 4 yaşına 20 gün kala... kreşi bitirdiğinde araba kazası geçirmiş... Aslan gibi, çok zeki, gelişkin bir çocukmuş. Öyle diyor annesi... Bunu ilk önce doktorun asistanı olarak bana, sonra aynı cümlelerle doktora anlattı. Oğlu şimdi 25 yaşında. 21 yıldır annesi oğluna bir çare arıyormuş. Dünyaca ünlü bir doktordan; adı Katya... soyadını anlayamadım. Randevu almışlar ama, vize alamamışlar. Anne diyor ki; bütün ülkeler bize vizesiz giriş yapabilirken biz maalesef çocuğumuzu yurtdışına çıkaramadık.

Dinledik.

Sadece dinleyebildik.

Keşke böyle bir şey mümkün olsa, keşke felçli hastalar iyileştirilebilse. Ah keşke. ama işte bir umuttu... Belki de cevabı biliyordu ama yine de gelmişti.




Vakit Yok!

Vakit yok gemi kalkıyor artık.
Vaktim yok ne okumaya ne yazamaya şu sıralar. Özlediğimi de söyleyemem. Hani yazmak rahatlatırdı. Onu unuttum. Rahatlamayı unuttum. Kendimi hep yorgun hissediyorum. Günün yirmi dört saatini verimli kullanan herkesi kıskanıyorum. Ben yetişemiyorum. Yetişemiyorum hayatın telaşına, karmaşasına.
Oysa ki dünya dönüyor, hayat geçiyor. Su akıyor yatağını buluyor. Birşeyler oluyor. Önemli şeyler. Benden çok uzakta değil biliyorum, çok yakınımda da değil.
"Yazmasam çıldıracaktım !" durumundan uzaktayım. Söylemezsem çıldıracak gibi oluyorum bazen, hepsi bu. Bazense konuşmaya eriniyorum. Ama söz uçar yazı kalır.
***
Cengiz Aytmatov can kuşunu uçurmuş bugün. Selvi Boylum Al Yazmalım'ı izlemiş olmalısınız. İlyas ve Asya'nın öyküsünü yazan Aytmatov'u ben bir tek buradan tanıyorum. Okunacak o kadar çok kitap var ki, gözlerimi kapamadan kaleminden kağıda geçenleri okumalıyım diye kendime telkin ettiklerimden biridir Aytmatov aslında. Hayır terk-i diyar etmesinden çok önceden düşündüğüm birşeydi bu. Hani bizde kör ölür badem gözlü olur imiş ya. İsterdim ki, Türk dilinin ustası sayılan , dünyaca tanınmış Kırgız yazarın kitaplarından okumuş olayım. Nasip...

Elimi hangi kitaba atsam uzun zamandır sonunu getiremiyorum ki. Kitaba acıkmak , okumaya acıkmak. Ben daha acıkmadım.

Bu sabah TRT Radyo'sunun haberlerini dinliyorum. Sudan'da uçak kazası olmuş. Tabi ki can kaybı var. Spiker diyor ki; yetkililer kazadan önce 110 kişinin öldüğünü belirttiler. Nasıl yani kazadan önce? Sonra aynı yetkililer 28 kişinin ölmüş olduğunu bildirmişler. Bilgi karmaşasını geçtim. Anlamadığım kazanın daha gerçekleşmeden insanaların ölmüş oması.

Ve acı tarafı işin; dünyanın bir yerinde bir uçak kazasında insanlar ölüyor, bir tarafında depremden ölüyor. İşkenceden geçenler, açlıkla boğuşanlar, sefalet içinde yaşayanlar. Bunları televizyon ekranlarından görüp, radyo kanallarından dinliyoruz. Sonra da önümüzdeki domatese çatalı batırıp çayımızı içemeye devam ediyoruz. İnternetten okuyor isek, bir başka tıkla tamamen alâkasız başlıklara sıçrıyor, Brad Pitt ile Angelina ne yapmış ona dalıyoruz.

Cengiz Aytmatov ölüyor... Kahve içiyorum.
Dünyadan yok olan bir beden, toprakta çürüyor. Herşey anlamsızlaşıyor. Bir varmış bir yok olmuş oluyor.

(10/06/2008'de kaleme almışım...)