Öğretmenler günü bugün. Dünyanın başka ülkelerinde de farklı günlerde kutlanan öğretmenler günü vesilesi ile bazı öğretmenlerimi yad ettim ben de.
İlk öğretmenimi hatırlıyorum; Frau Schwarz... "bayan siyah" diye zihnimde çevirirdim hep adını. Kısa kumral saçlarını, giydiği çan şekilli eteği anımsıyorum. Çok da iletişimimiz olmadı aslında, sınıftaki tek Türk öğrenciydim. Kara kuru, zayıf çelimsiz birşeydim işte. Duygusal bir bağımız olmadı kendisi ile; hasılı ilk öğretmenimdi.
Bir diğer öğretmenim matemetak öğretmeni Frau Martin idi. Adını bile yazarken gülümsüyorum, tatlı kadındı. Kızıla boyalı uzun saçları, kırmızı ruju, uzun sallantılı küpeleri, farklı renk fularları, pantolon ceket giydiği bol takımları ve en önemlisi gülen gözleri ile beliriverdi işte karşımda. Leman Sam'ın minyatür hali gibi düşünün. Bir öğretmen olarak ilk duygusal bağımı onunla kurdum ben. Neden bilmiyorum, matematiği sevmemiştim ve tüm öğrencilik hayatım boyunca bu böyle gitti. Zor anladığım bir dersti ve sınıfta benim gibi matematik ile başı dertte olan birkaç arkadaşa Frau Martin, ders harici etüt veriyordu. Kaç kişiydik, 4-5 kişiydik sanırım. Derste anlamadığımı, etütte anlardım. Çok eğlenceli, şakacı ve sevgi dolu idi. Bizi bir büfeye götürmüştü hatırlıyorum; sırası ile ne içeceğimizi sordular, herkes cola, cola,cola derken ben düzeni "fanta" diyerek bozmuştum da çok gülmüştük. Kocaman bir kahkaha atmıştı Frau Martin. Sonrasında bir taşınma durumumuz oldu ve ben okuldan ayrılacağım için bana bir hediye alma inceliğinde bulunmuştu bu güzel kadın. İlkokul üçüncü sınıf öğrencisiydim. Dün gibi aklımda; parlak mavi satenden bir elbisesi olan, porselen bir palyaço almıştı bana. Ben bu porselen palyaço ile uyumuştum uzun bir süre. Yıllar boyu da sakladım. Bir gün kırılıverdi, çok ağlamıştım. Eğer hala yaşıyorsan Frau Martin; bu kara kuru Türk kızı seni hiç unutmadı ve öğretmen olarak ilk seni sevdi. Sana kocaman sarılmak isterdim şu an. Yaşamıyorsan da toprağın bol olsun ve seninle ilgili bütün iyi dileklerimi dualarımı kabul etsin Tanrım.
Bir başka öğretmenim de Suzanne idi. Suzanne benim okul sonrası gittiğim yuvadaki öğretmenimdi. Dalgalı kumral saçları, çilleri, kalın dudakları vardı. Çok enerjik, sevimli, neşeli, bazen otoriter ve en önemlisi karşısındakini etkin dinleyen bir öğretmendi. İki çocuğu vardı, kızının adını hatırlıyorum; Julia. Eşinden ayrıydı onu da hatırlıyorum. Bir gün bütün sınıfı evine davet etmişti ve Julia'nın ne kadar çok oyuncağı olduğunu görünce ağzım açık kalmıştı. Sanki ev bildiğin yuva gibiydi. Evlerinin bahçesinde bir ağaç ev vardı, filmlerde gördüğümüz gibi bir oyun alanı... Çok imrenmiştim.
Sonrasında Türkiye macerası başladı benim için. İlkokul beşinci sınıftan başlattılar beni burada. Öğretmenim Zerrin Akbulut, Malatya'lı, esmer, kısa kıvırcık saçlı, kısa boylu bir kadındı. Daha Türkçe'yi doğru dürüst konuşamadığım bir zamandı. Beni derse katılmaya teşvik ederdi. Bir gün tam cesaretimi toplayıp konu anlatımı için parmağımı kaldırmıştım. Sanki bugünü bekliyormuş gibi ilk beni kaldırmıştı tahtaya. "Aferin" demişti bana. Çok mutlu olmuştum.
Ortaokul yılları başladı. Türkçe- Edebiyat derslerini hep çok sevdim. Öğretmenimiz Tahsin Bozkurt idi. Gri takımlı, zayıf, avurtları çökmüş, saç telleri incecik bir esmer adam. Sıra arkadaşım Funda ile sürekli giydiği bu gri takım için "sandık kokuyor" derdik. Ah bu çocuk acımasızlığı... ama affet öğretmenim, çocuktuk işte. Tahsin öğretmenim bir derste bize bir öykü yazdırmaya başladı. Öyküyü şu cümle ile bitirdi :"keşke şimdi bir bardak çay olsa... üzerinde dumanı tüten sıcacık bir bardak çay"..."Öykünün gerisini getirin" dedi. İşte o gün, ben yazmayı çok sevdiğimi anladım. Sanki sağında solunda bir sürü kapalı kapı olan upuzun bir koridorda başıboş yürüyordum da, birden durup bir kapıyı açmıştım. Yazma kapısının anahtarı Tahsin öğretmenimin elindeymiş, anahtarı verdi, kilidi açtım ve o kapıdan girdim. Benim için bir başlangıç noktasıdır o yazı. Bir husus daha var Tahsin öğretmenimle ilgili, yılbaşı çekilişinde bir sınıf arkadaşıma "Sefiller"i hediye etmişti. Neden öğretmenime ben çıkmadım diye, açık söylüyorum arkadaşımı kıskanmıştım. Sefiller'i de ilk o zaman duymuştum. Tahsin öğretmenim bunu hediye ettiyse bu çok güzel bir kitap olmalı diye düşünmüştüm. Haklıydı. Sefiller, okuduğum en güzel kitap oldu.
Lisede ise ergenliğin verdiği enerji, dalgacılık, şımarıklık, aymazlık hali ile öğretmenlerime bakışım hep değişken oldu. Edebiyat öğretmenim Hülya Öztürk'ün benim için çok özel bir yeri vardır, konuşma stili, ses tonu, mimikleri, sevgisi, anlatıcılığı ve dinleyiciliği çok güzel bir öğretmendi. Ders harici konuları da konuşurdu, hatta ilk edebi dedikoduyu da ondan öğrenmiştim; Nazım Hikmet'in annesi bir başka yazara aşıkmış... "Kim öğretmenim kim" diye ısrar ettik ama söylememişti. Ve ben bunun cevabını inanır mısınız, daha bir kaç gün önce öğrendim :)) Ama size söylemem, araştırın kendiniz bulun. Hülya öğretmenimin eşi, futbolcu Tanju'nun avukatıydı o zamanlar. Bu bile sükseydi. Giyimi kuşamı, renkli, cafcaflıydı. Evine de gitmiştik öğretmenimin, içeri ayakkabılarımızla girmiştik. Hepimize Türk kahvesi ikram etmişti. Bizi bir yetişkin gibi karşılamıştı. Seni çok seviyorum Hülya öğretmenim.
Fizik öğretmenimiz Nebile hanımın dersinde asla ve kata ses çıkaramazdık. Büyük bir ciddiyet ile dersini anlatırdı. Onun da saçları kısa, eteği çan modeldi Frau Schwarz gibi. Hülya Koçyiğit ile Kadir İnanır'ın "Evlidir Ne Yapsa Yeridir" filmindeki Hülya Koçyiğit gibiydi o. Sınıfta çok nadir gülümserdi, gülmenin ona ne kadar yakıştığını düşünürdüm. Bugün Nebile öğretmenim ile sanal da olsa hala görüşüyoruz ve bana yılbaşında kartpostal attı, o kadar değerli ki benim için. Seni de çok seviyorum Nebile öğretmenim.
Döpiyesine uygun renk ayakkabı giyen müzik öğretmenimiz Nejla hanım, bütün lise son sınıf kızlarının hayran olduğu beden eğitimi öğretmeni Şeref bey, "put up your pencil dilek" diye beni sürekli uyaran İngilizce öğretmenimiz Sevgi hanım, yazılı sınavlarda ayakkabılarını çıkarıp sıraya çıkan sanat tarihi öğretmenimiz Meral hanım.... Tarihçi Taki bey.... Ah.... Öğrenciliğimin güzel simaları... Öğretmenler gününüz kutlu olsun. Sevgilerimle.
Pazar, Kasım 24, 2019
Perşembe, Eylül 26, 2019
Çiçeklermiş Aynı Kalan
Resim yapmayı ne çok severdim çocukken. Bütün çocuklar sever zaten
demeyin. Yok, bazıları sevmiyor. Artık ben de sevmiyorum, daha doğrusu
aramıyorum . Kızım benden yardım istediğinde " kendin yap" diyorum.
Hakikâten de bir şeye benzemiyor çizdiklerim. Büyüdüm ben, ondan olmalı.
Güzel resim yapan, çizgisi olan insanları hep takdir ettim. İmrendim, kıskandım biraz da. Benimse bir tek çiçeklerim bana ait oldu. Onlarca resim içinde tanıyabilirdiniz onları.
Nerden mi geldik çiçek mevzuuna ? Az önce kendimi bir çiçek karalarken buldum da.
İlk çiçeğimi kırmızıya boyardım. Bir papatya düşünün , onun gibi. Ortası sarı. Ne şirin gelirdi gözüme.Diğer çiçeklerimim şaşmaz rengi mavi ve lila. İki rengi çok yakıştırırdım birbirine. Çiçeklerimin dalları tek ton yeşil olmazdı. Sapı ayrı yeşil ( koyu), yaprakları ayrı yeşil ( açık ), sapın dibindeki çimler ayrı yeşil ( çok koyu) olurdu.
Bir ev çizerdim, iki katlı. Müstâkil denirmiş meğer, büyüyünce öğrendim. Çatısını dalga dalga çizince bunlar kiremit olurdu. Kırmızı veya turuncu. İki pencere bir kapı, çatı katında yuvarlak bir pencere. Pencereler perdeli, renkli renkli.
Evimin önü çiçek bahçesi çitle çevrili. Kapının önünde bir de vosvos araba, yeşil. Çok uğraşırsam bir de tosbağa, minik. Dilek böcekleri, mutlaka.
Gökyüzünde bulutlarım puf puf. Bulutların yanına yusyuvarlak bir güneş parıldayan. Güneşimin ışınları upuzun sarı. Sarıların arasında kısa ışınlar, kırmızı ve turuncu.
Kuşlar. Gökyüzünde süzülen kuşlar. Önceleri gagası, gözü, ayağı belli olan tombul kuşlar çizerdim. Sonra nerede gördüğümü hatırlamadığım , "üç" rakamının yayık ve yatay haliyle şekillenen kuş motifini resimlerime taşır oldum.
Evimin yakınlarında meyve ağaçları. Biri elma biri kiraz. İkisi ayrı mevsimlerde çıkarmış, farkında değilim.
Kızlarımın hepsi uzun ve siyah saçlı. Erkeklerimin saçları da kısa, pantolonları gibi.
Şimdi fark ediyorum ki resimlerimde su yok. Deniz yok, nehir yok. Görmemiştim ki onları, nereden olsun değil mi ?
Çiçeklerim diyordum, evet. Elimde bir tükenmez kalemle çiçek çizerken buldum kendimi. Tek renk, mavi . aynı olansa çiçeğimin şekli. Bir papatya düşünün, onun gibi.
Güzel resim yapan, çizgisi olan insanları hep takdir ettim. İmrendim, kıskandım biraz da. Benimse bir tek çiçeklerim bana ait oldu. Onlarca resim içinde tanıyabilirdiniz onları.
Nerden mi geldik çiçek mevzuuna ? Az önce kendimi bir çiçek karalarken buldum da.
İlk çiçeğimi kırmızıya boyardım. Bir papatya düşünün , onun gibi. Ortası sarı. Ne şirin gelirdi gözüme.Diğer çiçeklerimim şaşmaz rengi mavi ve lila. İki rengi çok yakıştırırdım birbirine. Çiçeklerimin dalları tek ton yeşil olmazdı. Sapı ayrı yeşil ( koyu), yaprakları ayrı yeşil ( açık ), sapın dibindeki çimler ayrı yeşil ( çok koyu) olurdu.
Bir ev çizerdim, iki katlı. Müstâkil denirmiş meğer, büyüyünce öğrendim. Çatısını dalga dalga çizince bunlar kiremit olurdu. Kırmızı veya turuncu. İki pencere bir kapı, çatı katında yuvarlak bir pencere. Pencereler perdeli, renkli renkli.
Evimin önü çiçek bahçesi çitle çevrili. Kapının önünde bir de vosvos araba, yeşil. Çok uğraşırsam bir de tosbağa, minik. Dilek böcekleri, mutlaka.
Gökyüzünde bulutlarım puf puf. Bulutların yanına yusyuvarlak bir güneş parıldayan. Güneşimin ışınları upuzun sarı. Sarıların arasında kısa ışınlar, kırmızı ve turuncu.
Kuşlar. Gökyüzünde süzülen kuşlar. Önceleri gagası, gözü, ayağı belli olan tombul kuşlar çizerdim. Sonra nerede gördüğümü hatırlamadığım , "üç" rakamının yayık ve yatay haliyle şekillenen kuş motifini resimlerime taşır oldum.
Evimin yakınlarında meyve ağaçları. Biri elma biri kiraz. İkisi ayrı mevsimlerde çıkarmış, farkında değilim.
Kızlarımın hepsi uzun ve siyah saçlı. Erkeklerimin saçları da kısa, pantolonları gibi.
Şimdi fark ediyorum ki resimlerimde su yok. Deniz yok, nehir yok. Görmemiştim ki onları, nereden olsun değil mi ?
Çiçeklerim diyordum, evet. Elimde bir tükenmez kalemle çiçek çizerken buldum kendimi. Tek renk, mavi . aynı olansa çiçeğimin şekli. Bir papatya düşünün, onun gibi.
Salı, Eylül 24, 2019
Çünkü Sevgilim, Zeki Müren'e Haksızlık Edemeyiz!
Bu geceyi kendime "Zeki Müren'i Onurlandırma Gecesi" yapmaya karar vereli bir saat oldu. Çünkü sevgilim, Zeki Müren'e haksızlık edemeyiz...
Bugün çoğumuzun kulağına bir Zeki Müren şarkısı çalındı, resimleri sosyal medyada sabah beri olur olmaz yerde karşımıza çıktı. Bugün, hepimizin yakıştırdığı ismi ile "Sanat Güneşi"mizin 23. ölüm yıldönümü. Oysa ki Zeki Müren "Sanat Güneşi"nden ziyade kendisini "Aşkın Kavurduğu Güneş" olarak betimlemeyi sever. Nereden mi biliyorum? Gelin anlatayım, dinlemek isterseniz tabi. Çilek farkıyla :)
1984 yılındayız. Arabada gidiyoruz, yağmur yağıyor... Babam, annem, kardeşim ve ben. Teyipten yükselen ses.... o ne güzel ses, kadife gibi, ılık ılık söylüyor. Evet, doğru tahmin , Zeki Müren'in sesi bu.
Gitme, sana mutacım
Gözümde nursun, başımda tacım
diyor. Selami Şahin'in kalbe akan o güzelim bestesini seslendiriyor.
Zeki Müren deyince zihnimde ilk uyanan şarkıdır bu. 1984 yılı yılbaşı özel programında Zeki bey ile Neşe Erberk'in bu şarkı eşliğinde ettiği dans da hemen bu görüntünün ardından belirir hayalimde.
Babamın kuaför dükkanında sıklıkla çalınan şarkılar Zeki Müren'e, Selami Şahin'e ait olurdu. Çoğu şarkısını ilk önce dükkanda, sonra Türk filmlerinde dinleyip sevdim ben.
Barış Manço'yu Adidas eşofman giymiş bir abi şeklinde hayal etmem gibi, Zeki Müren'i de tam aksine janti giyimli bir beyefendi olarak tahayyül ederdim. Barış abide yanıldım; karşıma kaftan giymiş, yüzüklü, uzun saçlı, bıyıklı biri çıkmıştı ama onu Adidas eşofmanlı abiden daha çok sevmiştim. O da başka bir yazının konusu olsun. Zeki Müren'de ise yanılmadım ama eksik hayal etmişim meğer. O kostümler, o renkler, o çiçekler, o broşlar, pırıltılar, payetler allah allah... bu nasıl bir adamdı böyle. Oje miydi o tırnaklarındaki?
İşte Zeki Müren'in hayatıma girmesi böyle oldu dostlarım. Türk sanat müziğini 10 yaşında sevmeye başladım sayesinde. Ne duygulanırdım Allahım. Benim on yaşımdaki gönlümden ne olacaksa ? Severim o gönlümü, bakmayın siz.
Yıllar içinde şarkılarını sevdiğim kadar, Zeki Müren yaşantısı, duruşu, elbiseleri, gazete haberleri de hep ama hep ilgimi çekerdi. Zordur benim ilgimi çekmek , o çekerdi işte. Vefat ettiği 1996 yılında ben TRT FM'de program yapımcısı olarak çalışıyordum. Günlerce Zeki Müren şarkılarını çalmıştık. Hepsine kâh duygulanarak, kâh neşeli ve kimi zaman da kişisel tarihime yolculuk yaparak eşlik etmiştim o yayınlar boyu. O cenazesindeki kalabalık dün gibi aklımda. Toplumun her kesiminden insan vardı ve onu kucaklıyordu. O nasıl bir vedaydı? Biz de ona veda ediyorduk işte.
Geçtiğimiz yılın sonuna doğru eski bir dosttan harika bir hediye aldım. Bir kitap, o la la! Yazarı tarafından benim için özel imzalanmış üstelik. Radi Dikici'nin kaleme aldığı "Aşkın Kavurduğu Güneş Zeki Müren" isimli bir kitap.
Kitap elime geçeli neredeyse bir yıl olmuştu. Kitaplığımdan gözüm kapalı ne seçsem oyunu oynarken, bu kitabı elimde buldum. Demek ki zamanı geldi Çilek hanım dedim. Hadi seni onurlandırayım. Ve başladık Zeki bey ile bir yolculuğa.
Senin benim tanıdığım Zeki Müren'den çok farklı bir Zeki Müren ile tanıştım. Anne ve babası ile mesafeli bir ilişkisi olan, kinci, olağanüstü çalışkan, disiplinli, hedefe odaklı, kıskanç, hep zirvede olmak isteyen, üreten, neşeli, vefasız, çapkın, kimi zaman da içini olduğu gibi açan ama çoğu kişiye kapalı kutu, gücü seven, güzeli seven, estetiği seven, ressam, bestekar, güftekar, desinatör, cimri, kendi çıkarı için insanları manipüle edebilen, kazık yiyen, kazık atan ve aşık bir Zeki Müren. Biraz karışık oldu ama tam da böyle.
Herkesten farklı tercihi ile hayatın içinde savrulması önleyen Hayri Terzioğlu'na yaptığı vefasızlık, yıllarını yanında geçiren ve bu hayatta en güvendiği kişi olan Berrin hanım (Bedriye Gençoğlu - Bedriye diye isim mi olur ayol diyerek adını Berrin yapmış paşamız) ile olan sonu kötü biten dostluğu... Müzeyyen Senar'ın dizinin dibinden ayrılmayışı (ki ona da atmış kazık), Cahide Sonku ile o dönemin en çok hasılat yapan filmlerinden biri olan Beklenen Şarkı'da düştüğü tufa (filmde boş bir kağıda attığı imzanın sonrasında karşısına borç senedi olarak çıkması ki sonrasında hiç bir evrağa imza atmamasına sebep olmuş)... Gazinoda kendisine gelen yüzlerce çiçeğin gecenin sonunda çöpe atılması (satan çiçekçi de bunları alıp ertesi gece tekrar satarmış iyi mi), gazino programlarının sonunda bütün bir gecenin bant kaydını titizlikle dinlemesi; sazlar şurada yanlış girmiş, burada bu olmuşa varan titizliği, seyircisine, dinleyicisine sonsuz saygısı... Ona "kocacım" onun da ona "karıcım" dediği Ajda'sı... cik cik kuşu Gönül Yazar'ı... Gazino patronlarına yaptığı nazları... sahnelere getirdiği düzeni. Saz heyetinin bir takım giymesinden tutun, dekor, T şeklinde sahnesine varana dek herşeyi. Kostümlerine verdiği o özel isimler ( Kadıköye Saygılar, Mavi Dünyam, Kalbimi Ellerinde Tut, Uğur Getiren Öpücükler gibi hoş isimler verirmiş)... Unutamadığı aşkı...Kimsenin ama kimsenin onun özel hayatı ile ilgili yorum yapmasına bile fırsat vermeyen duruşu ile ilgili o kadar bilgi edindim ki... Kitabı okuduğum ve bitirdikten bir süre sonrası bile günlerce Zeki Müren'i dinlemiştim.
Kitabı daha fazla anlatmayacağım size. Bunlar benim aklıma yazdıklarım. Herşeyi ile sevdim , sevdik biz onu. Ve sesinin dinleyici ile buluştuğu TRT stüdyolarında yine dinleyicisine ayakta veda edişi. O nasıl bir veda idi Zeki Bey? Rivayet o ki, bu son programa giderken hiçbir ilacını kullanmadan uzun bir yolculuğa çıkmış. Bile isteye... Dinleyicisinin karşısında ölmek için....
Yaklaşık iki saatir, kulaklığımda Zeki Müren'in sesi eşlik ediyor bu yağmurlu İstanbul gecesinde bana. Balkondayım ve sanırım dört beş sigara içtim bu süre boyunca. Bana eşlik ettiğin için çok teşekkür ederim Zeki bey... Paşam.
Bu vesile ile kitabı bana hediye eden Yaseminciğime, kitabını hoş bir not ile adıma imzalayan Radi Dikici beyefendiye de teşekkür ediyorum....
Kaydol:
Yorumlar (Atom)



