Cuma, Kasım 10, 2017

ANNEANNEMİN KALBİ


Anneannemin Kalbi....



Anneannemin kalbi kocamandı. O kadar ki... nasıl desem masallarda olur hani; hiç bitmeyen bir çorba, hiç boşalmayan bir hazine veya sürekli dolduğu halde taşmayan bir kova gibi... hiç anne sevgisi tatmamış, altı aylık bebeyken anasından ayrılmış bir kırık yürek. Küçücük bir Döndü kız. Nasıl bu kadar sevgi sığdırabildi kalbine nasıl bu kadar sevgi verdi? Sahi nasıl oldu bu?


En iyisi biraz ondan bahsetmek. Sizi anneannemle tanıştırayım o halde.


Anneannemin analığı da, teyzesi imiş. Teyze de olsa, annen değil. Bir öz ablası var, diğer kardeşleri üvey. Ama bahsederken “ablacağuzum, kardeşcağuzum” derdi. Haber izlerken ağlayan, dertlinin derdiyle dertlenen, uzaklara dalan, iç çeken (niye çekerdin ki içini anneanne? Anneni mi özlerdin? Hep öyle düşünürdüm)... Hayatındaki en önemli değer yavruları olan. Çocukları değil... yavruları. Yani; sadece kendi doğurduğu değil... yeğenleri, komşuları, dıdısının dıdısı dahi olan yavruları.


En çok gülleri severdi. Kırmızıları, koyu kırmızıları. Bi keresinde büyük dayıma “Muammer, ben ölürsem mezarıma kırmızı gül dikin emi oğlum” demiş de, dayım “ana sen öl hele bi bakarız” demiş. Bunu kahkaha atarak anlatırdı. Şehirler arası otobüsle, saksıda çiçek taşır, saksı olmazsa bahçedeki güllerden bikaçını budar, gazete kağıdına sarıp öyle getirirdi. Bahçesi, anneannemin eseriydi. Onunla gurur duyardı, uzun süre ayrı kalacaksa, aklı da bahçesinde kalırdı.


Bir fotoğrafı vardır, bahçeye masa konulmuş, gül ağacının dibine oturulmuş, önünde bir bardak çay. Eseri ile gurur duyan ve sevgiyle objektife bakan bir Döndü Hanım. Hikaye şu; gül ağacının dibinde bir bardak çay ile bir fotom olsun! Yalnız bardakta çay yok, kola var! Prodüksiyon yapılmış. Bunu da gülerek anlatırdı.


“Yap, et, getir, götür”... emir kipi Döndü Hanımın konuşma kılavuzunda niyeyse yoktu (çoğumuzda var oysa ki). “Yavrum şunu yapar mısın, yavrum buna bir el atar mısın?” böyleydi.


“Üniformam” adını taktığı bir yamalı şalvarı vardı. Sadece bahçe işlerinde veya kapı önünü süpüreceği zaman giydiği. Düzen, tertip... önemli şeylerdi bunlar, bahçede çer çöp olamaz.


Fotoğraflar. Bunlar da önemliydi. Bütün çocukların, torunların, torbaların, ahirete göçmüşlerin... hepsinin hepsinin fotosu ya duvarda asılıydı, ya vitrine konmuştu veya albümlerde saklıydı. Okuma yazması yoktu ama davetiye biriktirirdi, eski para kolleksiyonu vardı.


Sandık. Sandık da önemli. “Sandık, kızın namusu” imiş. Canım anneannem ya, eski gelenekleri ne de güzel sürdürürdü. Evlendiğimde bana da sandık alınmıştı ama ben koca sandığı bir o o da bir bu oda gezdirmekten bıkıp, 7 yılın sonunda kendisinden kurtulmuştum. Bi nevi namussuzluğu seçmiştim anlayacağınız. Annemle cık cıkladılar. Konuyu dağıtmayayım, onun sandığını karıştırmayı da pek severdim. Bir gün dedi ki “Dilek gel sana hazinemi göstereceğim”. Sandığın başına gittik. İçimden diyorum ki “herhalde anneannemin çil çil altınları, tapuları falan var”. Gele gele önümüze bir bohça çıktı. Açtı. İçinden beyaz pamuklu bir kumaş, havlu, hamam tası, sabun çıktı. “bu nedir?” diye sordum. “Kefenliğim” dedi. Anneannemin birgün öleceği düşüncesi hep içimi acıtmıştır, içim acımıştı. Acı bir tebessümle dinledim onu. “Yavrum, buradan giderken bi tek bunlar lazım olacak” demişti. Dersimi almıştım. Sonradan öğrendim ki, kefenliğini bir başkasına vermiş. Koca yüreklim benim.


Hamamı çok severdi. Ankara'da kaldıkları ev yıkanmak için uygun değildi o yüzden düzenli hamama giderdi. Erbaa'daki evin banyosuna da hamam kurnası yaptırmıştı. İçinde bir de odun atarak yaktığın bir kazan vardı. Hamamı ayağına getirmişti. Buharların arasında beyaz sabun kokusu ve saçlarımı tarayan anneannem. Kendi saçları çok seyrekti. Onları da ben tarardım, sonra da örerdim.


Yelek severdi bir de. Küçükken bana o baktığı için şöyle anlatmıştı; kapının önünü süpürdükten sonra, yeleğini de sirkeler öyle eve girermiş, ben de aynısını yaparmışım. Anneannesi kılıklı ben. Almanya'dayken sık sık el örgüsü yelekler ve kazaklar gönderirdi bana. Yün ve pazen. Aklıma anneannemi düşüren iki şeydir.


Canı yanar, hasta olur, sağı solu ağrır... söylemez. Eski insanlara has o “herşeyi içinde yaşama” huyu onda da vardı. Artık son senelerinde hareketleri de yavaşlayınca, beli ve sırtı çok ağrırdı mesela; “a ha şuncağuzum ağrıyo eğri” derdi. İstanbul'a geldiğinde masaj yatağı tanıtımı yapan ve hergün 20 dakika masaj alabildiğimiz bir yere götürmüştüm onu. “Dileeeek, kemiklerim bile ısındı eğri” demişti. Çok sevmişti. Canım benim. Şu satırları yazarken hepsi bir bir gözümün önüne geliyor. Sevgiyle, özlemle anıyor ve mutlu oluyorum onu düşündükçe.


Bebeklik sesimin kayıtlı olduğu kasedi her dinlediğinde ağlayan, anne babasından ayrı büyüyen gurbet kuşu Dilek'i aklına getirip yeis bağlayan bir kadından bahsediyorum.


Küçükken beni besleyen, uyutan, yıkayan, nazımı çeken, sarıp sarmalayan anneannemi de öldüğünde ben yıkadım. Son kez öptüm onu. Sonra da, o çok ama çok özlediği anneciğinin üzerine defnettik onu. Kavuştular.


Hayatımda bana saf ve sonsuz sevgiyi ne annem ne de babam verdi. İkisinden daha çok beni en fazla o sevdi. Sarılması, sinesinin kokusu, saçımı okşayışı, gönlümü okşayan sözleri... Ne harika bir insandı. Ne mutlu bana, benim biricik anneannemdi. Benimdi.


Seni son nefesime kadar çok seveceğim annanne... Mekanın cennet olsun.