Pazar, Şubat 12, 2017

Aksiyon mu? Toplu taşımaya bin dostum!

Uzun seneler işe yürüyerek giden biri olarak toplu taşımadan ve kültüründen epey uzak kaldım. Arada geçen yıllarda, ki yedi uzun yıldan bahsediyoruz, değişen tek şey; o hengameye, o itiş kakışa, o dip dibe olmalara, o birbirine tahammülsüzlüğe, o diğerinin hakkını görmezden gelmeye, o nefes nefesiliğe eklenen tek şey; cep telefonu ile ilgilenmek olmuş.

Bu yazımda da sizlere otobüs, minibüs ve metrobüste şahit olduklarımdan bahsetmeye çalışacağım.




İnsanlar sırt sırta yaslanmış giderken; mücadele verdikleri şey bir yere tutunmak değil, cebinden telefonunu çıkarıp sanal dünyada sörfe dalmak. Gözlemlediğim o ki, minibüs şoföründen tut, minibüs, otobüs ve metrobüs yolcusunun tamamına yakınının sosyal medya hesabı var, herkes birbiri ile etkileşimde. Eskiden yabancıların yanında özelimizi konuşmaya çekinirken, kız kulaklığını takmış karşısındaki ile "whatsappa en son ne zaman girdin, çevrimiçi olmuşsun kime yazdın" muhabbetini rahatlıkla yapıyor.  Şoför efendi ara sıra messenger uygulamasını dahi açıyor, sonra hoop bir viraj alıyor, trafikteki muhatabına "be geviş getiren heyvon... heyvonogliheyvon" diyerek gaza birkez daha yükleniyor.

Otobüsler... Otobüsler fena değil dostlarım. Hele ki çift katlılar. Benim bindiğim saatlerde bu otobüslerde ayakta yolcu pek olmadığından, otobüsü gayet hoş, naif ve nostaljik bir seyahat aracı olarak değerlendiriyorum. Tercihim en üst katta, sağda cam kenarındaki en ön koltuk. Eğer oraya oturabilmişsem ben de alıyorum telefonumu elime, yol boyu kah nete takılıyorum kah yol durumunu gözlemliyorum.  Sosyal medyada incilerimi paylaşıyorum bittabi. Bir de İETT'nin mobil uygulamasını indirdim, neredeyiz, hangi duraktayız, kaç durak kaldı bunlara bakıyorum. Otobüs içindeki ekranlar nedense kapalı oluyor. 


Otobüste insanlar birbiri ile sohbet edebiliyorlar. Kiminle yan yana düştüğüne bağlı aslında. Dün misal 5-6 kadın bindi (tahminimce gündelikçi idi bunlar) ev hayatına dair, yola dair, çocuğun askerliğine dair, yemin törenlerine gitmek için önceden kimlik belirtmek zorunda olmaya dair bir sürü şey dinledim. Yo dostum, özellikle dinlemedim, kusura bakmayın ama benim de duyabilen bir kulağım var. Hele o "whatsappda son çevrimiçi gözükme" muhabbetine dalan kız kendini en son şöyle savunuyordu "en son senle konuştum, sonra falanca bayana şunu şunu yazmışım... senden habersiz yapar mıyım hiç... sen neden bana böyle yapıyorsun!". Bir de bu muhitin eskisi yolcular var, ilk yolculuklarımda onlarla da "aşağı yukarı ne kadar sürer bu yol" minvalinde konuşmalar yapmıştım. "En az 2 saat" cevabını aldıktan sonra bir daha muhabbet etmemeye karar verdim. Sinirlerim bozulmasın. 


Benim nete takılma maceram otobüsten inip, metrobüse bindiğimde bitmiş oluyor. Otobüste sakin sakin, dura kalka gittiğimiz o yolun devamını birden ışık hızıyla geçebilmenin keyfini çıkarıyorum diyebilirim. Avcılardan biniyorum ve varacağım durağa kadar "iyi ki fazladan akbil bastım da şu geri kalan trafiğe takılmadan geçebiliyorum, çok şükür yarabbül alemin" diyerek kendime bir aferin veriyorum. Bu bir züğürt tesellisi değil dostlarım, evde bekleyen yavrularına bir an önce kavuşmak isteyen bir annenin göz yaşartan çabası... Dakikalarla yarışıyorum. 

Metrobüs yolcusu çok açıkgöz. Böyle idmanlılar var; araca biner binmez yılan gibi kıvrıla kıvrıla gidip boş koltuğa mabadını hop diye yerleştirebiliyor. Bir anneye şahit oldum dün, çocuğunu ittirerek "arkadaki koltuklara geç çabuk, koş koş..." diyen. Yalnız beni hem duygulandıran hem de şaşırtan bir şeye şahit oldum; Avcılar metrobüs durağında insanlar (sabah saat 8 seferinde) aracın kapı önlerinde tek sıraya girmiş halde bekliyorlardı. Hani Japonların yaptığı gibi. Bunu herhangi başka bir durakta görmedim. Hala umut var bu millete dedim. Hala birbirine saygı duyabilenlerin olması çok hoşuma gitti. 

Ben metrobüsle 15 dakika seyahat ettiğim için oturmuşum, ayakta gitmişim hiç mühim değil. Yol boyunca bir sağıma bakıyorum bir soluma. İki yanımda sıkışık bir trafik ve bu yavaşlığın içinde su gibi akıp giden metrobüs. Sonra aklıma "Ya metrobüslerden biri kaza yapar da şerit kapanırsa" diye nahoş bir senaryo geliyor. "Vay haline Çileğim" diyorum... kışkışlıyorum bu düşünceleri aklımdan. 

Ve minibüs. Dostum, hayatında aksiyon olmasını istiyorsan ömründe bir kere olsun Esenyurt minibüsüne binmelisin. Ciddiyim. Şerit ihlali yapa yapa gitmeler, o minibüs şoförünün nameleri. o öndeki aracın kıçına değdi değmeler. Yüklüce eşya ile minibüse binmeye hazırlanan yolcuyu beğenmeyip (ki kapıyı yüzüne kapadı), az ileride yanlış yerde bekleyen iki hanım yolcuyu ücret almadan sevabına başka durağa bırakmalar... "beni falanca durakta neden uyarmadın" diyen yolcuya "ama ablacım ben o türküyü söylemişem sen duymamışsan... örnektepe dedim, kiptaş dedim, sağlık ocağı dedim... tüm bu türküleri söyledim sen duymamışsan suç ben de mi" demeler... "can taşıyorsun be, yazıktır günahtır" diyen yolcuya "abicim sakin... sakin sen neden kendini yırtıyorsun" demeler. "öldürecekmisin bizi be adam" deyince "ehooov hemen de kendini tabuta koydun yav"... Bu fasıl bitince bir de minibüs şoförlerinin kendi kendine konuşma huyları var, hiç sekmez. Bu hatta da aynıymış; "E tabi suç bende... niye gidiyorsun ki şerit ihlali yapa yapa... git sıradan, bunları beş saatte götür de görsünler"....

Hasılı, İstanbul trafiğine katlanmak zorunda olan kimse için Çilek der ki... Otobüs candır, metrobüs canan... Minibüs ise kaynana! 

Herkese güzel bir pazar günü diliyorum... Muhabbetle :)


Hiç yorum yok: