Anneannemin Kalbi....
Anneannemin kalbi kocamandı. O kadar
ki... nasıl desem masallarda olur hani; hiç bitmeyen bir çorba,
hiç boşalmayan bir hazine veya sürekli dolduğu halde taşmayan
bir kova gibi... hiç anne sevgisi tatmamış, altı aylık bebeyken
anasından ayrılmış bir kırık yürek. Küçücük bir Döndü
kız. Nasıl bu kadar sevgi sığdırabildi kalbine nasıl bu kadar
sevgi verdi? Sahi nasıl oldu bu?
En iyisi biraz ondan bahsetmek. Sizi
anneannemle tanıştırayım o halde.
Anneannemin analığı da, teyzesi
imiş. Teyze de olsa, annen değil. Bir öz ablası var, diğer
kardeşleri üvey. Ama bahsederken “ablacağuzum, kardeşcağuzum”
derdi. Haber izlerken ağlayan, dertlinin derdiyle dertlenen,
uzaklara dalan, iç çeken (niye çekerdin ki içini anneanne? Anneni
mi özlerdin? Hep öyle düşünürdüm)... Hayatındaki en önemli
değer yavruları olan. Çocukları değil... yavruları. Yani;
sadece kendi doğurduğu değil... yeğenleri, komşuları, dıdısının
dıdısı dahi olan yavruları.
En çok gülleri severdi. Kırmızıları,
koyu kırmızıları. Bi keresinde büyük dayıma “Muammer, ben
ölürsem mezarıma kırmızı gül dikin emi oğlum” demiş de,
dayım “ana sen öl hele bi bakarız” demiş. Bunu kahkaha atarak
anlatırdı. Şehirler arası otobüsle, saksıda çiçek taşır,
saksı olmazsa bahçedeki güllerden bikaçını budar, gazete
kağıdına sarıp öyle getirirdi. Bahçesi, anneannemin eseriydi.
Onunla gurur duyardı, uzun süre ayrı kalacaksa, aklı da
bahçesinde kalırdı.
Bir fotoğrafı vardır, bahçeye masa
konulmuş, gül ağacının dibine oturulmuş, önünde bir bardak
çay. Eseri ile gurur duyan ve sevgiyle objektife bakan bir Döndü
Hanım. Hikaye şu; gül ağacının dibinde bir bardak çay ile bir
fotom olsun! Yalnız bardakta çay yok, kola var! Prodüksiyon
yapılmış. Bunu da gülerek anlatırdı.
“Yap, et, getir, götür”... emir
kipi Döndü Hanımın konuşma kılavuzunda niyeyse yoktu (çoğumuzda
var oysa ki). “Yavrum şunu yapar mısın, yavrum buna bir el atar
mısın?” böyleydi.
“Üniformam” adını taktığı bir
yamalı şalvarı vardı. Sadece bahçe işlerinde veya kapı önünü
süpüreceği zaman giydiği. Düzen, tertip... önemli şeylerdi
bunlar, bahçede çer çöp olamaz.
Fotoğraflar. Bunlar da önemliydi.
Bütün çocukların, torunların, torbaların, ahirete
göçmüşlerin... hepsinin hepsinin fotosu ya duvarda asılıydı,
ya vitrine konmuştu veya albümlerde saklıydı. Okuma yazması
yoktu ama davetiye biriktirirdi, eski para kolleksiyonu vardı.
Sandık. Sandık da önemli. “Sandık,
kızın namusu” imiş. Canım anneannem ya, eski gelenekleri ne de
güzel sürdürürdü. Evlendiğimde bana da sandık alınmıştı
ama ben koca sandığı bir o o da bir bu oda gezdirmekten bıkıp, 7
yılın sonunda kendisinden kurtulmuştum. Bi nevi namussuzluğu
seçmiştim anlayacağınız. Annemle cık cıkladılar. Konuyu
dağıtmayayım, onun sandığını karıştırmayı da pek severdim.
Bir gün dedi ki “Dilek gel sana hazinemi göstereceğim”.
Sandığın başına gittik. İçimden diyorum ki “herhalde
anneannemin çil çil altınları, tapuları falan var”. Gele gele
önümüze bir bohça çıktı. Açtı. İçinden beyaz pamuklu bir
kumaş, havlu, hamam tası, sabun çıktı. “bu nedir?” diye
sordum. “Kefenliğim” dedi. Anneannemin birgün öleceği
düşüncesi hep içimi acıtmıştır, içim acımıştı. Acı bir
tebessümle dinledim onu. “Yavrum, buradan giderken bi tek bunlar
lazım olacak” demişti. Dersimi almıştım. Sonradan öğrendim
ki, kefenliğini bir başkasına vermiş. Koca yüreklim benim.
Hamamı çok severdi. Ankara'da
kaldıkları ev yıkanmak için uygun değildi o yüzden düzenli
hamama giderdi. Erbaa'daki evin banyosuna da hamam kurnası
yaptırmıştı. İçinde bir de odun atarak yaktığın bir kazan
vardı. Hamamı ayağına getirmişti. Buharların arasında beyaz
sabun kokusu ve saçlarımı tarayan anneannem. Kendi saçları çok
seyrekti. Onları da ben tarardım, sonra da örerdim.
Yelek severdi bir de. Küçükken bana
o baktığı için şöyle anlatmıştı; kapının önünü
süpürdükten sonra, yeleğini de sirkeler öyle eve girermiş, ben
de aynısını yaparmışım. Anneannesi kılıklı ben.
Almanya'dayken sık sık el örgüsü yelekler ve kazaklar gönderirdi
bana. Yün ve pazen. Aklıma anneannemi düşüren iki şeydir.
Canı yanar, hasta olur, sağı solu
ağrır... söylemez. Eski insanlara has o “herşeyi içinde
yaşama” huyu onda da vardı. Artık son senelerinde hareketleri de
yavaşlayınca, beli ve sırtı çok ağrırdı mesela; “a ha
şuncağuzum ağrıyo eğri” derdi. İstanbul'a geldiğinde masaj
yatağı tanıtımı yapan ve hergün 20 dakika masaj alabildiğimiz
bir yere götürmüştüm onu. “Dileeeek, kemiklerim bile ısındı
eğri” demişti. Çok sevmişti. Canım benim. Şu satırları
yazarken hepsi bir bir gözümün önüne geliyor. Sevgiyle, özlemle
anıyor ve mutlu oluyorum onu düşündükçe.
Bebeklik sesimin kayıtlı olduğu
kasedi her dinlediğinde ağlayan, anne babasından ayrı büyüyen
gurbet kuşu Dilek'i aklına getirip yeis bağlayan bir kadından
bahsediyorum.
Küçükken beni besleyen, uyutan,
yıkayan, nazımı çeken, sarıp sarmalayan anneannemi de öldüğünde
ben yıkadım. Son kez öptüm onu. Sonra da, o çok ama çok
özlediği anneciğinin üzerine defnettik onu. Kavuştular.
Hayatımda bana saf ve sonsuz sevgiyi
ne annem ne de babam verdi. İkisinden daha çok beni en fazla o
sevdi. Sarılması, sinesinin kokusu, saçımı okşayışı, gönlümü
okşayan sözleri... Ne harika bir insandı. Ne mutlu bana, benim
biricik anneannemdi. Benimdi.
Seni son nefesime kadar çok seveceğim
annanne... Mekanın cennet olsun.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder